Gönderen Konu: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları ? HAKİM, TEMYİZ SÜRESİNİ YASAL SÜREDEN DAHA UZUN BELİRLEYEMEZ  (Okunma sayısı 664 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Adaletli21

  • Forum Adalet Üyesi
  • Çevrimdışı
  • İleti: 0
  • Tşk.Sayısı: 0
  • Cinsiyet: Bay
  • Alıntı Paylaşıcısı
Facebook Facebook'da Paylaş Twitter Twitter'da Paylaş

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları ? HAKİM, TEMYİZ SÜRESİNİ YASAL SÜREDEN DAHA UZUN BELİRLEYEMEZ

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO:2017/2491
KARAR NO:2018/1671
KARAR TARİHİ:08.11.2018
MAHKEMESİ: Aile Mahkemesi


Taraflar arasındaki karşılıklı ?boşanma? davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda Mersin 4. Aile Mahkemesince davalı-karşı davacının davasının kabulüne, davacı-karşı davalının davasının işlemden kaldırılmasına dair verilen 17.06.2014 tarihli ve 2012/853 E., 2014/410 K. sayılı karar davacı- karşı davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 05.03.2015 tarihli ve 2014/19256 E., 2015/3571 K. sayılı kararı ile;

"...1-Mahkemece davacı-davalı kadın eş tam kusurlu kabul edilerek tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davacı-davalı kadın eşin, mahkemece belirlenen kusurları yanında, davalı-davacı erkek eşin, eşine fiziksel şiddet uyguladığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Evlilik birliğinin devamında davacı-davalı kadın eş bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı görülmekle, tarafların boşanmalarına karar verilmiş olması, bu sebeple sonucu itibarıyla doğru bulunduğundan, boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekçesinin değiştirilmek suretiyle onanmasına (HUMK. 438/Son) karar vermek gerekmiş aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.

2-Yukarıdaki bentde açıklanan sebeple boşanmada taraflar eşit kusurlu olduğuna göre davalı-davacı erkek eş lehine maddi (TMK.md. 174/1) ve manevi (TMK.m. 174/2) tazminat takdiri doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

3-Davacı-davalı kadın eşin yoksulluk nafakası talebi hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi de doğru değildir..."
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl ve karşı dava; evlilik birliğinin sarsılması hukuksal nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir.

Davacı -karşı davalı (kadın) vekili 30.11.2012 tarihli dava dilekçesinde; davalı erkeğin önceki evliliğini ve bu evlilikten olan çocuğunu gizlediğini, müvekkiline fiziksel, sözlü, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet uygulayarak evden attığını, müvekkilini ve ailesini arayarak hakaret ve tehdit içeren sözler söylediğini ileri sürerek tarafların TMK'nın 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, 750,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasına, 10.000,00TL maddi ve 100.000,00TL manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı-karşı davacı (erkek) vekili 08.01.2013 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; dava dilekçesinde yazılı iddiaların hiçbirinin doğru olmadığını, esasen kadının hakaret ve şiddet içerikli davranışlarının olduğunu, müvekkilinin önceki evliliğinden olan kızı Ada'yı eşiyle tanıştırdığını ancak zamanla davacı -karşı davalı kadının müvekkili ve kızının görüşmelerinden rahatsız olduğunu ve sorun çıkardığını, kadın eşin müvekkilinin ailesi ile görüşmediği gibi, kadının ailesinin de müvekkiline karşı olumsuz tavırları olduğunu belirterek asıl davanın reddi ile karşı davanın kabulüne, tarafların boşanmalarına, 50.000,00TL maddi ve 100.000,00TL manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece davacı -karşı davalı kadının iddialarının ispatlanamadığı, buna karşılık kadının, davalı-karşı davacı erkeğin önceki evliliğinden olan kızı Ada'ya karşı hakaret içeren sözleri ve davranışları sebebiyle boşanmaya yol açan olaylarda tam kusurlu olduğu belirtilerek davalı -karşı davacı erkeğin boşanma davasının kabulüne, 17.06.2014 tarihli duruşmaya gelmeyen ve davası karşı tarafça takip edilmeyen davacı -karşı davalı kadının davasının ise işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davacı-karşı davalı (kadın) vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece, boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekçesi Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HMUK) 438/son hükmü uyarınca düzeltilerek onanmış, kadının mahkemece kabul edilen kusuruna karşılık erkeğin de eşine fiziksel şiddet uyguladığı, bu durumda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle davalı -karşı davacı erkeğin maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabul edilmiş olması ve kadının yoksulluk nafakası talebi hakkında olumlu olumsuz hüküm kurulmaması gerekçeleriyle bozma kararı verilmiştir.

Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı -karşı davalı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece 14.09.2015 tarihli ek karar ile "temyiz başvurusu süresinde olmadığından temyiz talebinin reddine" karar verilmiş, söz konusu karar, davacı -karşı davalı kadın vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 12.02.2016 tarih, 2016/413 E., 2339 K. sayılı kararı ile onanmış ise de onama kararına karşı karar düzeltme talebinde bulunulması üzerine "direnme kararına yönelik temyiz talebinin reddine yönelik ek kararı inceleme görevinin Hukuk Genel Kuruluna" ait olduğu gerekçesiyle Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından onama kararı kaldırılarak dosya Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

1-Somut olayda kadının, erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalıp kalmadığı, burada varılacak sonuca göre boşanmaya yol açan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadığı ve davalı -karşı davacı erkeğin TMK'nın 174/1. ve 2.maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabul edilmesinin doğru olup olmadığı,

2-Davacı -karşı davalı kadının yoksulluk nafakası talebi hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, işin esasının görüşülmesine geçilmeden önce davacı -karşı davalı (kadın) vekilinin 14.09.2015 tarihli "temyiz başvurusunun reddine" ilişkin (ek) karara yönelik olarak yaptığı temyiz isteminin yasal süresi içerisinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmıştır.

Öncelikle yasada öngörülen süreler, bunların yargılamaya etkisi ve yargısal uygulamanın irdelenmesi gereklidir.

Bir davanın açılmasıyla başlayan yargılama faaliyetinde istenen sonuca en kısa zamanda ulaşılması için mahkeme ve taraflarca yapılması gereken belirli işlemler vardır ve her işlemin belli bir zaman aralığında yapılması gerekmektedir. Usul hükümleri ile de kanuni bir değer kazanan bu zaman aralıklarına "süre" denilmektedir. Böylece usul işlemlerinin yapılması zamansal olarak tarafların ya da mahkemenin arzularına, inisiyatifine bırakılmamış olmaktadır.

Bir uyuşmazlık mahkemeye taşınmış olmakla, kamu alanına, toplumun da çıkarını ilgilendiren bir platforma aktarılmış olmaktadır. Bu nedenle bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar toplumun da yararı vardır.

Şu hâlde, süreye ilişkin normların kabulüyle medeni usul hukukunda gerçekleştirilmek istenen amaçlar; adaletin bir an önce sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, mahkemenin aynı işle uzun süre meşgul olmasının, başka ifadeyle diğer dava ve işlere yeterince zaman ayıramaz duruma düşürülmesinin önlenmesi; uluslar üstü ve ulusal nitelikteki emredici normlar uyarınca davanın makul sürede sonuçlandırılmasının sağlanması, yargılamanın belli bir düzen ve kestirilebilir bir zamansallıkla yürütülmesi, başka bir anlatımla yargılamanın adil şekilde yapılmasının sağlanması olarak özetlenebilir.

Sürelerin önemli bir kısmı, taraflar için konulmuş sürelerdir. Taraflar, bu süreler içinde belli işlemleri yapabilirler veya yapmaları gerekir. Bu süre içinde yapılamayan işlemler, tekrar yapılamaz ve süreyi kaçıran taraf aleyhine sonuç doğurur. Taraflar için konulmuş süreler, kanunda belirtilen süreler ve hâkim tarafından belirtilen süreler olmak üzere ikiye ayrılır. Kanunda belirtilen süreler, kanun tarafından öngörülmüş sürelerdir. Cevap süresi, temyiz süresi gibi. Bu süreler kesindir ve bir işlemin kanuni süresi içinde yapılıp yapılmadığı, mahkemece resen gözetilir. Hâkimin tespit ettiği süreler ise, kural olarak kesin değildir. (Kuru B; Aslan R; Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 6100 sayılı HMK?na Göre Yeniden Yazılmış 22. Baskı, Ankara 2011, s.749).
Nitekim "sürenin belirlenmesi" başlıklı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 90. maddesi, "(1) Süreler kanunda belirtilir veya hakim tarafından tespit edilir. Kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hakim kanundaki süreleri artıramaz veya eksiltemez." şeklindedir. (HMUK m.159)

Hâkim, kendi tayin etmiş olduğu süreyi, HMK'nın 90/2. maddesine göre iki tarafı dinledikten sonra haklı nedenlere dayanarak, azaltıp çoğaltabilir. Hâkim, tayin ettiği sürenin, kesin olduğuna da karar verebilir (HMK m.94/2, HUMK m.163).

Yukarıda da belirtildiği üzere hakim tarafından sürenin belirlenebildiği durumlar var olmakla birlikte kanunda belirlenen süreler üzerinde hakimin tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. HMK'nın "kesin süre" başlıklı 94. maddesinin birinci fıkrasında "kanunun belirlediği süreler kesindir." denilmek suretiyle bu hususa vurgu yapılmıştır. Diğer bir anlatımla, temyize ilişkin süreler de kanun tarafından düzenlenen kesin sürelerdir ve resen gözetilmesi gerekir.

Diğer taraftan; 6100 sayılı HMK?nın geçici 3. maddesinin (1). fıkra hükmü; ?Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci Maddesi uyarınca Resmî Gazete?de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.? şeklindedir.

1086 Sayılı HUMK?un 432. maddesi (5236 sayılı Kanunun 16. maddesi ile yapılan değişiklik öncesi) "Temyiz süresi 15 gündür. Bu süre 08/01/1943 tarih ve 4353 sayılı Kanuna tabi kamu kuruluşları hakkında otuz gündür. Temyiz süreleri, ilamın usulen taraflardan her birine tebliği ile işlemeye başlar.

Temyiz dilekçesi, kararı veren mahkemeye veya başka bir yer mahkemesine verilebilir.

Temyiz dilekçesi, kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye verilmişse, 434 üncü maddeye göre işlem yapıldıktan sonra kararı veren mahkemeye örnekleriyle birlikte gönderilir.

Temyiz, kanuni süre geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verir ve Yargıtaya gönderme için yatırılan parayı kullanarak ret kararını kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder.
Bu ret kararı tebliğinden itibaren yedi gün içinde temyiz edilebilir, temyiz edildiği ve gerekli giderler de yatırıldığı takdirde dosya kararı veren mahkemece Yargıtaya yollanır. Yargıtayın ilgili dairesi temyiz isteminin reddine ilişkin kararı bozarsa, ilk temyiz dilekçesine göre temyiz istemini inceler" şeklindedir.

Somut olayda da; mahkemece direnme kararının temyizi üzerine ek kararla "temyiz başvurusunun süresinde olmadığından reddine" karar verilmiş ve bu kararda temyiz süresi 15 gün olarak gösterilmiş ise de yukarıda açıklanan yasal mevzuat çerçevesinde (m. 432/5) temyiz süresi ek kararın tebliğ edildiği 17.09.2015 tarihi itibariyle "7 gün" olup, mahkemece bu sürenin ?15 gün? olarak değiştirilmesi 6100 sayılı HMK'nın 90. maddesinin birinci fıkrası uyarınca mümkün değildir.

Kanunda kesin olduğu belirtilen süreye rağmen hâkim tarafından kanuna aykırı bir şekilde verilen daha uzun süreden yararlanmak suretiyle temyiz hakkını kaybeden taraf lehine, hak kaybına uğramaması sebebiyle oluşturulan kazanım, bu kez karşı taraf yararına oluşan usuli kazanılmış hakkın ihlali sonucu doğuracaktır. Hemen belirtilmelidir ki, bu durum, hukuk devleti olmayı sağlayan ve belli bir kişiyi hedef almadan, aynı durumda olan herkese uygulanması gereken kurallar koymayı zorun kılan Kanunların "genelliği" ve Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen "eşitlik" ilkelerine de aykırılık oluşturur.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında somut olayda hâkimin temyiz süresini "7 gün" değil de "15 gün" olarak belirlemesinin yanılgıya dayandığı, yoksa hâkimin yeni bir süre belirlediğinin söylenemeyeceği; Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrası ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297. maddesinin 1/ç bendinde yüklenen görevin hakkıyla yerine getirilmediği, bu hâliyle mahkeme kararında yanlış belirtilen sürenin davanın tarafını yanıltmasından kaynaklanan hak kaybının önlenmesi ve temyiz isteminin süresinde sayılarak işin esasının incelenmesi gerektiği düşüncesi ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Bu itibarla, ek kararın temyiz edildiği 29.09.2015 tarihi itibariyle (7) günlük yasal temyiz süresi dolduğundan ek karara ilişkin temyiz isteminin süre yönünden reddi gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, davacı -karşı davalı vekilinin temyiz dilekçesinin reddi gerekir.

SONUÇ:
Yukarıda yer alan açıklamalara göre 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen ?Geçici madde 3? atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu?nun 26.09.2004 tarih ve 5236 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi yürürlükteki şekliyle 432/5. maddesi gereğince davacı -karşı davalı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.11.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.



KARŞI OY

Direnme kararının süresinde temyiz edilmemesi nedeniyle bu temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararda temyiz süresi olarak 15 gün belirlenmesi ve bu sürede temyiz edilmesi nedeniyle 1 haftalık sürede temyiz edilmeyen ek kararın temyizinin süresinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmıştır.

Uyuşmazlık, ek kararın temyizinin süresinde olup olmadığına ilişkindir.

Bilindiği üzere; 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesi, " 1- Bölge adliye mahkemelerinin, 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici, 2' nci maddesi uyarınca Resmî Gazetede ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki uygulanmasına devam olunur. 2- Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454' üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olnur. 3- Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hâllerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir.

1086 sayılı HUMK' nın, temyiz süresi, usulü ve tebliğ şeklini düzenleyen 432/son fıkrasına göre, temyiz talebinin reddine ilişkin kararın tebliğinden itibaren bu karar 7 gün içinde temyiz edilebilir. Bu süre usulen taraflardan herbirine tebliğ ile başlar.
Anayasanın 40/2. maddesi "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." şeklinde düzenlenmiştir.

Yine, HUMK'nın, kararın kapsadığı hususları düzenleyen, 388/4 maddesi ile aynı yönde düzeleme getiren 6100 sayılı HMK' nın 297/1-ç maddesinde , "....varsa kanun yolları ve süresini" demek suretiyle, hakime kanun yolu ve süresini taraflara bildirme yükümlülüğü getirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi 26.06.2014 tarihli, 2012/855 sayılı kararında; usul hükümlerine göre mahkeme kararlarının hüküm kısmında, kanun yolu ve süresinin belirtilmesi gerekliliğini, davada uygulanan yargılama usulü ile verilen karara karşı kanun yolları bakımından tarafların doğru bilgi sahibi olmalarını sağlayarak, tarafların kararlara karşı temyiz haklarını zamanında ve usulüne uygun olarak kullanmalarına hizmet ettiği belirtilmiştir.

Diğer yandan HMK'nın 90. maddesinde istisnai durumlar dışında hâkimin kanunda belirtilen süreleri artıramayacağı ve eksiltemeyeceği belirtilmiştir.

Bu durumda yasal düzenlemeler arasında sanki çelişki varmış gibi bir algı oluşmaktadır. Bir yandan yasada belirtilen sürelerin hâkim tarafından dahi değiştirilemeyeceği belirtilirken diğer yandan ise hâkimin yasa yollarını ve süresini açıkça belirteceği düzenlenmiştir.
Hâkimin dahi yanlış bildiği ve kararında yanlış gösterdiği süreye uyan, uyuşmazlık tarafının başvurusunun kabul edilmemesi şüphesiz hakka erişimin engellenmesi niteliğinde olacaktır.

Somut olayda, temyiz süresinde yapılmadığından reddedilmiş, bu redde ilişkin ek kararda yasaya aykırı olarak yedi gün olan temyiz süresi 15 gün olarak verilmiştir. Açıklanan olgular ve anılan yasal düzenlemelere göre, temyiz incelemesinde 1086 sayılı HUMK'nın uygulanması gerektiği, asliye mahkemesi kararlarının temyiz süresinin tebliğden itibaren onbeş (15) gün, ek kararın temyiz süresinin ise tebliğden itibaren 7 gün olduğu açıktır.

Ne varki; ek kararda temyiz süresi " 7 gün " olmasına rağmen "15 gün" olarak belirlenmiş, bu ek karar gösterilen sürede temyiz edilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, kanun yolu başvurusunda, mahkemece hatalı belirlenen sürenin mi, kanunda belirlenen sürenin mi uygulanması gerektiği, mahkeme kararında belirtilen sürenin kabul edilmemesi halinde adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan mahkemeye erişim hakkının engellenip engellenmediğinin incelenmesi gerekir.

Anayasanın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş, yine taraf olduğumuz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde de, herkesin kişisel hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını mahkeme önüne getirme hakkı güvence altına alınmış olup, bu madde kapsamında, mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, adil yargılanma hakkı kapsamındadır.

Yasal düzenlemeler ve belirtilen olgular ışığında değerlendirildiğinde; davalı, mahkemenin kararında belirtilen süreye uyarak, bu süre içinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Hâkim, uyuşmazlıkta uygulanacak kanun hükmünü tespit edip uygulamakla yükümlüdür (1086 sayılı HUMK.m.76, 6100 sayılı HMK 33. maddesi). Mahkemenin, kanun yolunu ve süresini taraflara doğru gösterme yükümlülüğü göz önüne alındığında, mahkeme tarafından kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi sonucu davanın taraflarının kanun yolu başvuru talebinin süreden reddedilmesi, hatanın tüm sonuçlarının davanın taraflarına yüklenmesi, adil yargılanma hakkı kapsamında adalete erişim hakkının sınırlandırılmasıdır.

Bu gibi hâllerde, usul kurallarının mahkemeye erişim hakkını kısıtlayacak şekilde katı uygulanmaması, mahkemenin kanun yolu ve süresini hatalı belirlemesi hâlinde, kararda belirtilen süreye uyularak yapılan kanun yolu başvurusunun, adil yargılanma hakkı ve mahkemeye erişim hakkı kapsamında süresinde yapıldığının kabül edilmesi, bu nedenle de önsorun bulunmadığı, düşüncesinde olduğumdan, çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyorum.

Hukuk Genel Kurulu önüne direnme yolu ile gelen uyuşmazlıkta ön sorun olarak temyiz isteminin reddine ilişkin ek kararda ilk derece mahkemesince kanun yolunun yanlış gösterilmesi ve yasal düzenlemede bu karara ilişkin temyiz süresi 7 gün olduğu hâlde mahkemece 15 gün gösterilmesi nedeni ile yasal süre geçtikten sonra, ancak mahkemece verilen süre olan 15 gün içinde temyiz edilen ek kararın temyizen incelenip incelenmeyeceği tartışma konusu yapılmıştır.

Çoğunluk görüşü ile 6100 sayılı HMK?nın 90 ve 94. maddeleri uyarınca ?Kanunun belirlediği süreler kesindir? ve ?İstisnai durumlar dışında hakim, kanunda belirtilen süreleri artıramaz veya eksiltemez? hükümleri uyarınca temyiz isteminin reddine dair kararın kanun yoluna ilişkin uygulanan 1086 sayılı HUMK?nın 432/son maddesi uyarınca 7 gün içinde temyiz edilmesi gerektiği, bu sürenin kesin olduğu gerekçesi ile Mahkemece verilen 15 günlük temyiz süresinin geçersiz olduğu gerekçesi ile ek kararın temyize incelenemeyeceğine karar verilmiştir.

Çoğunluk görüşü ile verilen karar, Anayasa?nın 36 ve 40, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6, 6100 sayılı HMK?nın 297. maddelerine aykırı olduğu gibi bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile bireysel başvuru sonrası verilen Anayasa Mahkemesi kararlarına da uygun değildir.

I. Normatif düzenlemeler:

1) Anayasanın 36. maddesine göre; ?"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

2) Anayasanın 40/2 maddesine göre ise ?" Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır?.

3) Bu konuda temel düzenlemelerden biri de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin ilgili kısmıdır. Düzenlemeye göre ?Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir?.

4) Keza 6100 sayılı HMK?nın 297/1.ç maddesi uyarınca da hüküm fıkrasında ?kanun yolu ve süresinin? gösterilmesi gerekir.

II. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da mahkemeye etkili erişim hakkı ile ilgili şu içtihatlara yer vermiştir.

1) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkemeye etkili erişim hakkını ?hukukun üstünlüğü? ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23.01.2003, § 34). Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil eğer iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise üst mahkemelere başvurma hakkını da içerir (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, B. No: 37569/06, 27.11.2012, § 42).

2) Devletler bir davanın açılabilirliğine ilişkin olarak takdir hakları gereği bazı sınırlamalar getirebilir ve bu davalar niteliği gereği düzenleyici işlemlere konu olabilir. Bununla birlikte, bu sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır ( Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19.02.1998, § 34 ve Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99, 11.10.2001, § 22).

3) Mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsız hâle getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bununla birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin öngörülmesi, bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz. Ne var ki, öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir (Osu/İtalya, B. No: 36534/97, 11.07.2002, § 36-40).

4) Belli bir hakkın mahkemede ileri sürülebilmesi ya da hak arama hürriyeti kapsamında bir davanın açılabilmesi için öngörülecek süreler hukuk güvenliği ilkesi gereği olup, adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirilemez. Anılan süreler, mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan, eksik ya da ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzak geçmişte meydana gelmiş olaylar hakkında karar vermelerini istemekle oluşabilecek adaletsizliklerin önüne geçmek ve hukuk güvenliğini sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet ederler. Süre sınırlaması getiren bu müdahaleler, devletin takdir yetkisi içinde olup, ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı oldukça ve hakkın özünü zedelemedikçe Anayasa'da yer alan hak arama hürriyetini engellemiş sayılmazlar (Stubbings ve Diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 22083/93, 22095/93; 22.10.1996, § 51). Bunun yanında bir mahkemeye başvuru hakkının yasal bir takım şartlara tabi tutulması kabul edilebilir olsa da, mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan âdil yargılanma hakkını ihlâl edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı gevşeklikten kaçınmalıdırlar (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26.07.2007, § 29).

5) AİHM, süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşulları birden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise, mahkemeye erişim hakkı kapsamında o yorumlardan birinin davayı açmak isteyen kişileri engelleyecek katı bir şekilde kullanılmaması veya söz konusu koşulların katı bir uygulamaya tabi olmaması gerektiğini ifade etmiştir (Bkz. Beles/Çek Cumhuriyeti, B. No: 47273/99, 12.11.2002, § 51; Tricard/Fransa, B. No: 40472/98, 10.07.2001, § 33).

III. Nitekim Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru üzerine belirtilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da yer vererek, belirtilen yasal düzenlemeler kapsamında aşağıdaki hukuki gerekçeleri oluşturmuştur:

1) Anayasanın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddiada bulunma, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde Anayasanın 40. maddesi uyarınca diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (AYM, E.2013/64, K.2013/142, 28.11.2013). Bu bağlamda Anayasa'nın, Devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır. Bunun yanında Anayasada adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin Sözleşme'nin 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26.03.2013, § 22).

2) Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 07.11.2013, § 52). Anılan hak, kural olarak mutlak bir hak olmayıp sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlamaların hakkın özünü zedeleyecek şekilde hakkı kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir (Serkan Acar, B. No: 2013/1613, 02.10.2013, §38).

3) Dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin öngörülmesi, bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz. Ne var ki öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da hatalı hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir(Garanti Bankası A.Ş. B. No: 2013/4553, 16.04.2015, § 42).

4) Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasında, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağı ve başvuru sürelerini belirtmek zorunda oldukları ifade edilmiştir. Kanun koyucu, devlet organlarının tesis ettiği işlemlere karşı kanun yolları, hangi mercilere başvuracağı ve başvuru süresi bakımından tarafların doğru bilgi sahibi olmalarını sağlayarak dağınık mevzuat karşısında hangi yola müracaat edeceğini bilmeyen yahut tereddüt eden bireylerin hak arama özgürlüğünü etkin ve sağlıklı bir şekilde kullanmalarını amaçlamıştır (Kommersan Kombassan Mermer Maden İşletmeleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. ve diğerleri, B. No: 2013/7114, Tarih: 20.1.2016, § 50, Alper Aldemir Başvurusu. B. No: 2014/4987. Tarih: 09.06.2016. § 43).

5) Usul hükümlerine göre mahkeme kararlarının hüküm kısmında kanun yolu ve süresinin belirtilmesi zorunluluğu, özellikle temyiz süresine ilişkin ayrıksı durumların öngörüldüğü dava ve işler açısından önem arz etmektedir(AYM. B. No: 2014/819. 09.06.2016 & 43. RG. 29.06.2016. No: 29757). 6100 sayılı HMK?nın 297. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde, hükmü veren mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğinin; ( ç) bendinde ise varsa kanun yolları ve süresinin hüküm içeriğinde yer alması gerektiği belirtilmiştir. Bu gereklilik özellikle ayrı ihtisas mahkemesi bulunmayan yerlerde çeşitli sıfatlarla görev yapan asliye hukuk mahkemeleri açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Zira asliye hukuk mahkemelerinin bu durumda kararı hangi mahkeme sıfatıyla verdiğini açıklaması davada uygulanan yargılama usulü ile verilen karara karşı kanun yolları bakımından tarafların doğru bilgi sahibi olmalarını sağlayarak tarafların kararları temyiz haklarını zamanında ve usulüne uygun olarak kullanabilmelerine hizmet etmektedir (Aktif Elektrik Müh. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti. B. No: 2012/855, 26.06.2014, § 41). Mahkemenin kanun yolunu ve süresini taraflara doğru gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi bu gerekçeler ile ?Mahkemenin kanun yolunu ve süresini taraflara doğru gösterme yükümlülüğü dikkate alındığında temyiz süresinin ?(kanundaki süre) olduğunu kabul ederek dilekçenin reddine karar veren Yargıtay Dairesinin değerlendirmesinin mevzuat hükümleri çerçevesinde ve öngörülebilirlik sınırları içinde olduğunun kabul edilemeyeceği, yapılan yorumun başvurucunun temyiz hakkını kullanmayı imkânsız kılacak ölçüde ve aşırı şekilci bir yaklaşımla elde edildiği, bu açıdan kararın başvurucunun mahkemeye erişim hakkını zedelediği sonucuna ulaşmıştır(Bknz. AYM. B. No: 2014/819. 09.06.2016 & 43. RG. 29.06.2016. No: 29757., AYM. B. No: 2012/855. 26.06.2014 ve AYM. B. No: 2014/7114. 20.01.2016).

IV. Sonuç: Çoğunluk görüşü ile temyizin reddine dair ek kararın karar tarihi itibari ile uygulanan 1086 sayılı HUMK?nın 432/son maddesi uyarınca 7 günlük temyiz süresine tabi olduğu, kanundaki bu sürenin kesin olduğu, mahkeme hâkiminin bu süreyi artıramayacağı kabul edilmiş ise de kararda belirtilen 15 günlük süre de HMK'nın 432/1 maddesinde gerekçeli kararlar için kabul edilen süre olarak belirlemiştir. Kısaca hâkim kanundaki sürelerde hata yapmıştır. Belirtilen süre aslında kanundaki süredir. Hâkim keyfi olarak süreyi arttırmış değildir. Kanun hükmünü yanlış uygulamıştır.

Belirtmek gerekir ki kanundaki süreler kesin ise de, Anayasanın 40/2 ve HMK?nın 297. maddesi düzenlemeleri dikkate alındığında ve kararlarda süre belirtilmemesinin hak ihlali olduğu gözetildiğinde, kesin süreye ilişkin düzenlemenin de katı olmadığı açıktır. Mahkemenin kanun yolunu ve süresini taraflara doğru gösterme yükümlülüğü de gözönüne alındığında başvurucunun temyiz istemini, katı bir yorum yöntemi benimseyerek süre yönünden reddeden çoğunluk görüşü ile oluşan içtihadı, mahkemeye etkili erişim hakkını sınırlamıştır. Bu yöndeki karar hukuki belirlilik ve hukuki güvenlik ilkesinin ihlaline neden olacağı gibi öngörülebilirlik sınırları içinde olduğu da kabul edilemez. Açıklanan gerekçelerle sayın çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.

 

Site Haritası 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33