Gönderen Konu: TMSF'nin Batık Bankalardan Devraldığı Bütün Alacaklarının Fon Alacağı Niteliğinde Olmadığı  (Okunma sayısı 290 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Özgür KOCA

  • Forum Sorumlusu
  • Çevrimdışı
  • İleti: 1875
  • Tşk.Sayısı: 129
  • Cinsiyet: Bay
  • Gebze
Facebook Facebook'da Paylaş Twitter Twitter'da Paylaş

23. Hukuk Dairesi         2014/6183 E.  ,  2015/2209 K.


"İçtihat Metni"


MAHKEMESİ

Taraflar arasındaki sıra cetveline şikayetin yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayetin kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde şikayet olunanlar...... ve ... vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

- K A R A R -
Şikayetçi vekili, müvekkilinin TMSF'nin İştiraki olup, şirketin %75,025 hissesinin TMSF'ye ait olduğunu, şikayete konu alacakların TMSF'den devir ve temlik alındığını, yapılan sıra cetvelinin usul ve yasaya uygun olmadığını, hangi taşınmazlara ilişkin sıra cetveli yapıldığına dair açıklık bulunmadığını, sıra cetvelinde pay ayrılan ...nin haczinin düştüğünü, şikayet olunanların haczi ayakta kabul edilse bile müvekkilinin haczinin kamu haczi olması nedeniyle garameten pay ayrılması gerektiğini, müvekkiline ait alacakların başlangıçta ...emlik edildiğini, TMSF'ye temlik edildiği anda yürürlükte bulunan 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nun 15/3. maddesi gereğince kamu alacağına dönüştüğünü, aynı alacakların temlik sözleşmeleriyle müvekkiline temlik edildiğini, BK'nın 168. maddesine göre, temlikle, alacak üzerindeki rüçhan hakkının temlik alana geçtiğini, 6183 sayılı Kanun'da yer alan imtiyazlardan müvekkilinin de yararlandığını ileri sürerek, şikayet olunan ...'nin sıra cetvelinden çıkarılmasını, müvekkili şirketin alacağının kamu alacağına dönüşmesi nedeniyle garameye dahil edilmesi suretiyle sıra cetvelinin yeniden düzenlenmesini talep ve şikayet etmiştir.

Şikayet olunan...vekili, müvekkilinin haczinin düşmediğini, süresinde haciz istenip, satış avansının yatırıldığını, şikayetçinin alacağının imtiyazlı alacak olmadığını savunarak, şikayetin reddini istemiştir.

Şikayet olunan ... vekili, şikayetçinin garame iddiasını kabul etmediklerini, ancak, müvekkiline tebliğ dahi edilmeyen sıra cetvelinin usulüne uygun olmadığını, birinci sırada bulunan ...'ye ait haczin düştüğünün sıra cetvelinden dahi anlaşıldığını, ikinci sıradaki...'nin bulunduğu yerin de doğru olmadığını, şikayetçinin garameten dahi olsa pay isteme hakkının bulunmadığını, müvekkili bankanın ilk sırada bulunması gerektiğini savunarak, sıra cetvelinin yeniden düzenlenerek, paranın müvekkiline ait ... İcra Müdürlüğü'nün 2010/2170 E. sayılı dosyasına gönderilmesi istemiştir.

Şikayet olunanlar ... ve ... vekili, müvekkili kurumların sıra cetvelindeki yerleri ve paylarının aleyhe değiştirilmesinin mümkün olmadığını savunarak, şikayetin reddini istemiştir.

Şikayet olunan ...den temlik alan ...vekili, şikayetin reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, sıra cetvelinde 1. sırada alacaklı gösterilen ... vekilinin 19.08.2002 tarihli talebi üzerine 21.08.2002 tarihi itibariyle haciz konulduğu, 04.11.2002 tarihinde satış avansının, 20.04.2004 tarihinde ek avansın yatırıldığı, bu nedenle de haczinin düşmediği, şikayetçi alacağının amme alacağı kapsamında olduğu ve 6183 sayılı yasanın 21/ı maddesi uyarınca takip dosyasındaki alacakları nedeniyle ihalesi yapılan taşınmazlar üzerine 28.08.2006 günü itibariyle haciz konulduğu, söz konusu hacizlerin aynı Kanun hükmü uyarınca geçerli olduğu ve garameten paylaşılması gerektiği halde garame uygulanmadan sıra cetveli düzenlenmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu, şikayet olunan... vekili tarafından süresinde usulüne uygun sıra cetveline karşı şikayette bulunulmadığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığı gerekçesiyle, sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
Kararı, şikayet olunanlar ... ... ve ... vekilleri temyiz etmiştir.

Şikayetçi tarafça, TMSF'ye devrolunan...ye ait alacakların ...'den devir ve temlik alındığı, temlik alınan alacaklar yönünden Fona tanınan hak ve yetkilerin kullanıldığı, kamu alacağına dönüşen şikayetçi alacağına pay ayrılması gerektiği ileri sürülerek, sıra cetveli şikayet edilmiştir.

01.11.2005 tarih ve 25983 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 168/A fıkrasında, 4389 sayılı Bankalar Kanunu ve bunu değiştiren tüm kanunların bu kanunun geçici maddesindeki düzenlemeler hariç olmak üzere yürürlükten kaldırdığı belirtilmiştir.

5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun, geçici 11/1. maddesinde, "Bu Kanunun yayımı tarihinden önce, 26.12.2003 tarihine kadar temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Fona intikal eden ve/veya bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izin ve yetkileri ilişkili Bakan, Bakanlar Kurulu veya Kurul tarafından kaldırılarak tasfiyeleri Fon eliyle yürütülen veya Fon tarafından tasfiye işlemleri başlatılan bankalar hakkında başlatılan işlemler sonuçlanıncaya ve her türlü Fon alacakları tahsil edilinceye kadar bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 4389 sayılı Kanunun 14, 15, 15/a, 16, 17, 17/a ve 18 inci maddeleri, ek 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri ile geçici 4 üncü maddesi hükümlerinin uygulanmasına devam edilir." hükmü düzenlenmiştir.

5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun geçici 11. maddesi gereğince uygulanmasına devam edilen 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nun 15/3. maddesinin ilk cümlesi, "Fon her türlü vergi, resim ve harçtan muaftır. 14 üncü maddenin (6) numaralı fıkrasının (b) bendi ile verilen yetkiler saklı kalmak kaydıyla, Fon kaynakları ile her türlü alacaklarının ve hisseleri kısmen veya tamamen Fona intikal eden bankaların; yönetim ve denetimini doğrudan ya da dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortaklarından, bu ortakların yönetim ve denetimini doğrudan ya da dolaylı olarak tek başına veya başkalarıyla birlikte elinde bulundurdukları şirketlerden ve iştiraklerinden, yönetim ve denetim kurulu üyeleri, genel müdür ve yardımcıları, kredi komitesi başkan ve üyeleri ile imzaları bankayı ilzam eden memurları ve bunların eş ve çocuklarından olan alacakları ile hisseleri Fona intikal eden diğer bankaların bunlardan olan alacaklarından Fon tarafından devralınanlar ile (7) numaralı fıkranın (b) bendinde belirtilen kişilere ait olup Fon tarafından devralınan alacakların takip ve tahsilinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır." hükmünü içermektedir.

Somut olayda, şikayetçi tarafça, bu hükme dayalı olarak fonun her türlü alacağının 6183 sayılı Yasa'ya tabi olduğu iddia edilmektedir. Oysa, doktrinde ...'nin Türkiye Barolar Birliği Dergisi'nin 2012(101)'de yayınlanan...nin Özel Hukuktan Kaynaklı Alacaklarını Tahsilde Yetkisini Aşması Sorunu" konulu makalesinde de açıklandığı üzere;
Türk İcra Hukuku, ikili bir ayrıma dayanmakta, özel hukuktan kaynaklı alacakların takip usulü 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu, amme alacaklarının takip ve tahsil usulü ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'la düzenlenmektedir.

6183 sayılı Kanun'un kapsamını düzenleyen 1. maddesinde özel alacaklar ile amme alacakları ayrılmakta, 6183 sayılı Kanun'un sadece amme alacaklarının tahsilinde uygulanacağı ortaya konulmaktadır. Kanun'a göre, özel alacak- amme alacağı ayrımında esas alınacak iki ölçüt bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Kanun metninde de belirtildiği üzere sadece devlet, il özel idareleri ve belediyelerin amme alacaklısı olabilecekleridir. Bunun dışındaki kuruluşlar, başkaca konularda kamu gücünü kullanma yetkisine sahip olsalar dahi, amme alacaklısı sayılamazlar.

Bununla beraber çeşitli kanunlarda, devlet, il özel idareleri ve belediyeler dışında kalan kuruluşların alacaklarının tahsilinde de 6183 sayılı Kanunun uygulanacağına yönelik atıflar yapılabilmektedir. Ancak bu tür atıflar sadece diğer kuruluşlara ait alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun'da öngörülen cebri icra yollarının kullanılmasına olanak tanımakta, bu kuruluşlara ait alacakları amme alacağı statüsüne sokmamaktadır.

Kaldı ki, bir alacağın salt devlet, il özel idaresi ya da belediye'ye ait olması dahi bu alacağın 6183 sayılı Kanun kapsamında bir amme alacağı olarak tanımlanmasını ya da bu Kanun dairesinde tahsilini sağlamayacaktır. 6183 sayılı Kanun'un 1. maddesine göre devletin, il özel idarelerinin ve belediyelerin sözleşmeden, haksız fiilden ve haksız iktisaptan kaynaklanan alacakları 6183 sayılı Kanun'un kapsamına girmemektedir.

TMSF; devlet, il özel idaresi ya da belediye tüzel kişiliği içinde yer almadığına göre, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesine göre, Fon'un her türlü alacağının amme alacağı sayılamayacağının kabulü gerekir. Bununla beraber 4389 Kanun’un 15/3. maddesinin ilk cümlesinin Fon alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un uygulanacağı yönündeki düzenlemesi, Fonun hiçbir ayrım yapılmadan tüm alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un uygulanmasının mümkün olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir.

Kamu gücünü kullanan –devlet- dahil olmak üzere hiçbir kuruluşun –sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme dahil- tüm alacaklarını 6183 sayılı Kanun dairesinde tahsil yetkisi bulunmazken, TMSF’nin her türlü alacağında 6183 sayılı Kanun’u kullanması mümkün müdür? sorusu haklı olarak zihinlere takılmaktadır. “Fon alacağı” birbirini bütünleyen iki kelimeden oluşan bir kavram olarak görüldüğünde ve 6183 sayılı Kanun’un lafzı ve ruhu da gözetildiğinde ise “fon alacağı” kavramının TMSF’nin tüm alacaklarını kapsamayacağı sonucuna ulaşılacaktır.

Gerçekten 4389 sayılı Kanun’un 15/3 maddesinin ilk cümlesi Kanun’un diğer maddelerinden bağımsız bir biçimde okunduğunda, ilk olarak Fonun her türlü alacağının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un uygulanmasına izin verildiği izlenimini doğurmaktadır. Oysa, Kanun'un sistematik yorumu halinde durum farklıdır. Özel hukuk kaynaklı alacakların 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil edilmek istenmesi 5411 ve mülga 4389 sayılı kanunlara aykırıdır. 4389 sayılı Kanun’da, “fon alacağı” özel bir kavram olarak düzenlenmiş ve fon alacağı statüsüne giren alacakların 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil edilebileceği hüküm altına alınmıştır.

4389 sayılı Kanun'un 15/7-b bendinde “Hisseleri kısmen veya tamamen Fona intikal eden bir bankanın yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortaklarının veya yöneticilerinin, yönetim kurulu, kredi komiteleri, şubeler, diğer yetkili ve görevliler aracılığıyla veya sair suretlerle banka kaynaklarını ve varlıklarını doğrudan veya üçüncü kişilere rehnetmek, teminat göstermek, ekonomik gücü olmayan kişilere kredi vermek, karşılığında kredi temin etmek amacıyla kredi kullandırmak, yurt içi veya yurt dışı banka ve malî kuruluşlar nezdinde depo veya sair adlarla hesap açtırmak veya bu hesapları teminat göstermek ve sair şekillerde kullanmak suretiyle veya başkaca dolanlı işlemlerle edindikleri veya bu suretle üçüncü kişilere edindirdikleri para, mal, her türlü hak ve alacakların temininde kullanılan banka kaynakları ve varlıkları nedeniyle doğan alacak Fon alacağı sayılır. Bu alacaklar hakkında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.” hükmüne yer verilmiş, diğer anlatımla banka hâkim ortakları ve yöneticilerinin usulsüz kredilerle bankaların içini boşaltması ile doğan alacakların Fon alacağı sayılacağını hükme bağlanmıştır.

Kaldı ki, 4389 sayılı Kanun’da 5020 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle, Fon alacağı yanında 15/a maddesi hükmü ile ayrıca bir de "hazine alacağı" kavramı ihdas edilmiş, böylelikle Fon birimlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, dolanlı işlemlerle bankalardan boşaltılan kaynakların 6183 sayılı Kanun dairesinde Hazine tarafından da takip edilebilmesine imkan tanınmıştır. "Hazine alacağı" kavramını getiren düzenlemede, sadece muvazaalı işlemlerle elde edilen ya da edindirilen banka kaynaklarından bahsedilmekte, batık bankalarla muvazaalı bir işlem yapmamakla birlikte, bu bankalara kredi borcu olan kişilerden olan alacakların hazine alacağı olarak nitelendirilmediği de dikkat çekmektedir.

4389 sayılı Kanun’da 6183 sayılı Kanun dairesinde takip edilebilecek başkaca fon alacaklarından da söz etmek mümkündür. Örneğin, 15/2. maddesi hükmünde sözü geçen Fon tarafından kesilen para cezaları ya da bankaların ödemek zorunda oldukları sisteme giriş payları bu kapsamda değerlendirilebilir.

4389 sayılı Kanun’u, 15. maddesi dışında ilga eden 5411 sayılı Kanun’da da, aynı yaklaşım sürdürülmektedir. 5411 sayılı Kanun’un 101, 108 ve 130. maddelerinde Fonun kaynak ve alacakları sayılmıştır. Buna göre, Kanun’un 101. maddesiyle bankaların fona ödemeleri gereken katılma paylarının, Kanun'un 108. maddesiyle, el konulan bankaların hâkim ortakları ve bunların yöneticilerine yöneltilecek takiplerin, 130. maddesiyle de idari para cezaları, mevduat ve katılım sigorta primlerinin ve kamu hukukundan doğan sair kalemlere ilişkin takiplerin 6183 sayılı Kanun’a göre takip edileceği düzenlenmiştir.

Böylelikle TMSF’ye devredilen bankaların tüm alacakları aynı hukuksal statüye alınmamış, banka hâkim ortağı, yöneticisi veya bunların yakın eş ya da çocukları olmayan üçüncü şahıs borçluların özel borçları için 6183 sayılı Kanun’un uygulanması düzenlenmemiştir. Bir başka anlatımla, hangi kalem alacakların “fon alacağı” sayılacağı 4389 sayılı Kanun’la belirlenmiş, banka hâkim ortağı üst düzey yöneticisi veya bunların eş ya da çocuğu olmayan ve dolanlı işlemlere dayanmayan üçüncü kişilere ait borçların Fon alacağı sayılacağına ilişkin hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Buna rağmen, adi bir borç niteliği taşıyan ve banka hâkim ortağı yöneticisi ve bunların eş ya da çocuklarına ait olmayan borçların da fon alacağı gibi tahsil edilmek istenmesi hukuken doğru bir usul değildir.

Konuyu 6183 sayılı Kanun perspektifinden de ele almak mümkündür. 6183 sayılı Kanun’un "Kanunun Şumulü (kapsamı)" başlıklı 1. maddesi açık bir biçimde sözleşmeden, haksız fiilden ve haksız iktisaptan doğan kamu alacaklarının 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil edilemeyeceğini vaz etmektedir.

4389 sayılı Kanun’un 15/7-b bendinde yer verilen banka kaynaklarının dolanlı işlemlerle banka hakim ortakları ve yöneticileri tarafından yapılan muvazaalı işlemlerle boşaltılması halinde, bu işlemler görünüşte bir sözleşmeye dahi dayansa, gerçek mahiyetleri farklı olduğundan, TMSF’ye bu kısım alacakların 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil yetkisi tanınmasında hukuka aykırılık yoktur. Gerçekten, dolanlı işlemlerle elde edilen bu kısım haksız kazançlar hukuken geçerli sayılabilir bir sözleşmeye dayanmayacağı gibi, bu şekilde elde edilen haksız kazançlar 4389 sayılı Kanun’da yapılan açık atıfla 6183 sayılı Kanun dairesinde tahsil edilebilir.

Oysa hiçbir dolanlı işlem olmaksızın batık bir bankadan aradaki kredi sözleşmesi gereğince kredi kullanan borçlunun bu borcunun bir sözleşmeden doğduğu açıktır. Dolayısıyla batık bankanın Fona intikal etmesi ile beraber alacaklı sıfatının kamuya geçmiş olması, bu alacağın 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil edilebileceği sonucunu doğurmayacaktır. Bir başka anlatımla, bir sözleşme kaynaklı alacak, eğer 4389 sayılı Kanun’da sayılan dolanlı bir işlem niteliği taşımıyorsa amme alacağı niteliği kazanamaz.

Fon’un her türlü alacağının amme alacağı kabul edilmesi halinde banka kaynaklarının dolanlı işlemlerle kullanılmasında hiçbir dahli olmayan herhangi bir bankadan otomobil ya da ihtiyaç kredisi almış kişilerin de 6183 sayılı Kanun’a göre takip edileceği gibi bir sonuç çıkar. Bir başka anlatımla, Fonun her türlü alacağının 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil etmek istenmesi, halen faaliyette olan herhangi bir banka yerine örneği...tan kullanılan (otomobil, ihtiyaç ya da konut) kredi nedeniyle borçlu olan ancak banka hakim ortakları ya da bunların yöneticisi eş ya da çocuğu olmayan herhangi bir kişi ya da şirketi, dolanlı işlemler yaptığı belirlenen banka hakim ortakları ile aynı kefeye sokmaktadır.

Üstelik bankalara borçlu olan çok sayıda kredi müşterisinin borç miktarının ihtilaflı olması, bu kişilerin aslında sorumlu bulunmadıkları tutarları 6183 sayılı Kanun’a göre ödemek durumunda kalmaları sonucunu doğurabilir. Gerçekten bir bankanın özellikle faiz hesabını hatalı yaparak müşterisini olması gerekenden daha fazla borçlu kabul etmesi ve bu bankanın daha sonra Fona intikal etmesi halinde, aslında hukuk mahkemelerinde çözülmesi gereken ihtilaf, bu alacağın Fon tarafından temlik alınması ile birden bire kamusal nitelik kazanacak ve esası itibariyle ilgisi olmadığı halde idari yargının incelemesine konu olacaktır. Özel hukuk kurallarına göre cereyan etmiş ve özel hukuk kurallarına göre çözülmesi gereken bir ilişkinin taraflardan birinin birden bire kamuya dönüşerek, borç iddiasının kamu hukuku kurallarına göre çözülmesi hukuk güvenliği açısından da kabul edilemez.

Bu durumda TMSF’nin batık bankaların hakim ortak, yönetici ve bunların eş ve çocukları dışındaki kişilerden olan alacakları Fon alacağı kapsamına girmemekte, özel hukuk kaynaklı bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun'u değil, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu hükümlerini uygulaması gerekmektedir.

Doktrinde yer alan bu görüş Dairemizce de benimsenmiştir. Nitekim, 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nun 15/3. maddesinin ilk cümlesinin yazılış şeklinden de hisseleri Fona intikal eden bankaların alacaklarının 6183 sayılı Yasa'ya tabi olacağının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Kanun koyucu, Fonun kimden olursa olsun her türlü alacağının 6183 sayılı Yasa'ya tabi olması gerektiği amacında olsa idi, anılan madde hükmünde geçen "her türlü alacaklarının" ibaresinden sonra gelen "ve" ibaresinin yerine, "veya" ibaresini kullanması, "ve" ibaresinden sonra konumları ve sıfatları belirtilen kişi ve şirketlerden olan alacaklar ile ilgili sınırlamalara yer vermemesi gerekirdi. Bu durumda, Fon'un konumları ve sıfatları belirtilen anılan kişi ve şirketlerden olan her türlü alacağı fon alacağı sayılmak istenmiştir.

Bu şekilde yorum yapılması halinde anılan maddenin yazılış şekline kendi ve Yasa'nın bütünlüğü içerisinde doğru anlam yüklenmiş olacaktır.

Somut olayda, şikayetçinin TMSF'den temlik aldığı Fon alacağının 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nun 15/3.maddesi kapsamında Fon alacağı niteliğinde olmadığı anlaşılmakla mahkemenin aksi yöndeki kabulü doğru olmamıştır.

Öte yandan, İİK'nın 142. maddesinde, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel münderecatına itiraz edebileceği düzenlenmiş olup, bu madde hükmü ile sıra cetveline itiraz hakkı takip alacaklılara tanınmış ise de her alacaklı bu hakkı haiz değildir. YHGK'nın 05.03.2008 tarih ve 19-161 E., 213 K. sayılı ilamında da açıklandığı üzere, sıra cetveline itiraz eden alacaklının icra takibinin ve buna bağlı olarak geçerli bir haciz işleminin bulunması gerekir. Sıra cetveline yönelik itirazda bulunma yetkisi, bu itiraz üzerine düzenlenecek yeni sıra cetveline girme hakkı bulunan alacaklılara tanınmıştır. Bir diğer ifade ile bedeli paylaşıma konu mal üzerinde haczi ya da rehni bulunmayan alacaklının, sıra cetvelinin iptalini istemekte de hukuki yararı yoktur. Sıra cetveli bedeli paylaşıma konu mal üzerinde, satış tarihi itibariyle haczi bulunan alacaklılar dikkate alınarak düzenlenir. Aksi halde satış bedelinden pay ayrılamayacağından, adı geçenlerin sıra cetvelinin iptalini istemekte hukuki yararı bulunmamaktadır.

Diğer yandan, İİK'nın 142/1. maddesine göre, "Cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklı takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel münderecatına itiraz edebilir." Anılan hükümde yer alan "alakadarlar" ifadesi, kural olarak borçluyu değil, şikayet eden alacaklıdan sıra itibariyle önce olan ve pay ayrılan alacaklıları ifade eder. Şikayet, kural olarak şikayet edene göre sıra cetvelinde öncelikli olan ya da aynı derecede hacze iştirak eden alacaklılara, diğer bir deyişle, kendisine pay ayrılan ve şikayet sonucundan etkilenecek olan alacaklılara yöneltilmelidir.

Bu durumda mahkemece, şikayetçinin alacağının dayanağı olan icra dosyaları incelenerek, şikayetçinin bedeli paylaşıma konu taşınmazlar üzerinde haczi olup olmadığı, haczi mevcut ise süresinde satış isteyip istemediği, haczinin ayakta olup olmadığı, başka bir deyişle İİK'nın 106. ve 110. madde koşullarının bulunup bulunmadığı araştırılarak, öncelikle şikayetçinin sıra cetvelinin iptalini istemekte hukuki yararının olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.Şikayetçinin, bedeli paylaşıma konu taşınmazlar üzerinde haczinin bulunmadığı veya düştüğünün belirlenmesi durumunda, HMK'nın 114/1-h ve 115/2 maddesi uyarınca dava şartı noksanlığından şikayetin usulden reddine karar verilmelidir.

Şikayetçinin, sıra cetvelinin iptalini istemekte hukuki kararının bulunduğunun belirlenmesi halinde ise, şikayet olunan Türkiye Halk Bankası A.Ş.'ye sıra cetvelinde pay ayrılmadığından, şikayetçinin anılan şikayet olunana karşı şikayette bulunmakta hukuki yararı bulunmadığı gözetilerek, şikayetin bu şikayet olunan yönünden usulden reddine karar verilmelidir.

Mahkemece, açıklanan yönler üzerinde durulmadan eksik inceleme ve yanılgılı gerekçeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. Mahkemece bozmaya uyulması halinde şikayetçinin bedeli paylaşıma konu taşınmazlar üzerinde haczinin bulunduğu ya da haczinin ayakta bulunduğunun belirlenmesi durumunda, şikayetçinin alacağının kamu alacağı olmadığı gözetilerek ve diğer şikayet olunanlar yönünden kararın temyiz edilmesiyle oluşan usuli kazanılmış haklar dikkate alınarak, sonucuna göre bir karar verilmelidir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, şikayet olunanlar ..., ... ve ... vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün anılanlar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harçların istek halinde iadelerine, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.04.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
ÖzGüR'lüğü anladıkça ona daha az sahip olursun...

 

Site Haritası 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33