Son İletiler

#1
Makale Kütüphanesi / İcranın Geri Bırakılması
Son İleti Gönderen Prof. Dr. Seyithan Deliduman - 06 Ağustos 2026, 11:22:36
Tehiri İcradan İcranın Geri Bırakılmasına
PROF. DR. SEYİTHAN DELİDUMAN


Hukukta bazen aynı isim kullanılmaya devam eder; ancak o ismin ifade ettiği hukuki kurum zaman içinde tamamen farklı bir niteliğe bürünür. İcra ve İflâs Kanunu'nun 36. maddesinde düzenlenen icranın geri bırakılması kurumu da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bugün uygulamada ve öğretide zaman zaman "tehiri icra" ifadesi kullanılmaya devam edilmektedir. Ancak bu terminolojik alışkanlık, kurumun hukuki niteliğinin değişmediği anlamına gelmez. İstinaf kanun yolunun hukuk sistemimize girmesiyle birlikte yalnızca kanun yolu değişmemiş, icranın geri bırakılması kurumunun hukuki rejimi de önemli ölçüde yeniden şekillenmiştir.


Ne var ki uygulamada bu değişimin yeterince dikkate alınmadığı, kurumun hâlâ eski sistemin mantığıyla değerlendirildiği görülmektedir. Oysa aynı kavramın kullanılmaya devam edilmesi, eski hukuki yapının da devam ettiği sonucunu doğurmaz.

Eski Sistem Neye Dayanıyordu?

Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete başlamasından önce ilk derece mahkemesi kararlarına karşı doğrudan temyiz yoluna başvuruluyordu.

Bu dönemde tehiri icra, tamamen Yargıtay incelemesine bağlı bir kurumdu. Borçlu, kanunun öngördüğü teminatı gösterdiğinde Yargıtay incelemesi sonuçlanıncaya kadar ilamın icrası ertelenebiliyordu. Başka bir ifadeyle, kurumun işleyişi tek dereceli kanun yolu sistemine göre şekillenmişti.

Dolayısıyla eski uygulamada tehiri icra denildiğinde akla doğal olarak Yargıtay incelemesi gelmekteydi.

Değişen Sadece Kanun Yolu Değildir

20 Temmuz 2016 tarihinde Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete başlamasıyla birlikte hukuk yargılamasında istinaf sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu değişiklik, yalnızca temyiz öncesine yeni bir kanun yolu eklenmesi anlamına gelmemektedir.

İcra ve İflâs Kanunu'nun 36. maddesi de Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile oluşturulan yeni kanun yolu sistemine uyum sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Böylece icranın geri bırakılması, eski temyiz sisteminin tamamlayıcı bir kurumu olmaktan çıkmış; iki dereceli kanun yolu sisteminin bir parçası hâline gelmiştir.


Bu nedenle bugün icranın geri bırakılmasını değerlendirirken yalnızca İİK'nın 36. maddesine değil, HMK'nın istinaf ve temyize ilişkin hükümlerine de birlikte bakmak gerekir.

Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Üç Temel Fark

İcranın geri bırakılması kurumundaki değişimi en açık şekilde ortaya koyan husus, eski ve yeni sistem arasındaki temel farklılıklardır.

Birinci fark, kanun yolu bakımındandır.

Eski sistemde tehiri icra yalnızca temyiz incelemesine bağlı olarak uygulanabiliyordu. Günümüzde ise istinaf başvurusu üzerine de icranın geri bırakılması mümkündür. Böylece kurumun uygulama alanı önemli ölçüde genişlemiştir.

İkinci fark, korumanın süresidir.

Eski uygulamada koruma esas itibarıyla Yargıtay kararına kadar devam etmekteydi. Bugünkü sistemde ise icranın geri bırakılmasının süresi, kararın hangi kanun yoluna tabi olduğuna göre belirlenmektedir. Kararın istinafta kesinleşmesi veya temyize açık olması, korumanın devam süresini doğrudan etkilemektedir.

Üçüncü fark, hukuki sistematik bakımındandır.

Eski düzenlemede tehiri icra, temyiz sisteminin doğal bir uzantısıydı. Bugün ise icranın geri bırakılması, HMK ile oluşturulan iki dereceli kanun yolu sisteminin tamamlayıcı kurumlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle kurumun hukuki niteliği de eski sistemden farklı bir zemine oturmuştur.

İcra Mahkemesinin Görevi Değişmemiştir

İcranın geri bırakılması kurumunun hukuki rejimi değişmiş olmakla birlikte, icra mahkemesinin inceleme yetkisi bakımından temel yaklaşım değişmemiştir.

İcra mahkemesi, uyuşmazlığın esasını incelemez; ilk derece mahkemesi kararının doğru veya yanlış olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapmaz.


Mahkemenin görevi, kanunda öngörülen şekli şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemektir. Kanun yoluna başvurulmuş olması, gerekli teminatın gösterilmesi ve diğer usul şartlarının yerine getirilmesi hâlinde icranın geri bırakılmasına karar verilir.

Bu nedenle icranın geri bırakılması kararı, ilk derece mahkemesi kararının isabetsiz olduğu ya da kanun yoluna başvuran tarafın haklı bulunduğu anlamına gelmez. Bu karar yalnızca, üst mahkeme incelemesi tamamlanıncaya kadar cebrî icranın geçici olarak ertelenmesini sağlayan usulî bir güvencedir.

Sonuç

İcra ve İflâs Kanunu'nun 36. maddesinde yapılan değişiklik, yalnızca terminolojiyi veya usulü etkileyen teknik bir düzenleme değildir. Bu değişiklik, Türk yargı sisteminde istinafa geçişin icra hukukuna yansıyan en önemli sonuçlarından biridir.

Bugün uygulamada ve öğretide zaman zaman "tehiri icra" ifadesi kullanılmaya devam edilmektedir. Ancak bu terminolojik alışkanlık, kurumun hukuki niteliğinin değişmediği anlamına gelmez. Hukukta isimler aynı kalabilir; fakat o isimlerin ifade ettiği kurumlar, değişen hukuki sistem içinde farklı bir içerik kazanabilir.

İcranın geri bırakılması kurumu bunun en belirgin örneklerinden biridir. Artık söz konusu olan, temyiz esaslı eski tehiri icra sistemi değil; istinaf sistemine uyarlanmış yeni bir icranın geri bırakılması rejimidir. Dolayısıyla bu kuruma ilişkin hukuki değerlendirmelerin de eski alışkanlıklarla değil, yeni kanun yolu sisteminin mantığı ve amacı çerçevesinde yapılması gerekmektedir.
#2
Makale Kütüphanesi / Süreler Neden Uzar
Son İleti Gönderen Prof. Dr. Seyithan Deliduman - 05 Ağustos 2026, 12:42:30
Resmî Tatil Süreyi Neden Uzatır?

PROF. DR. SEYİTHAN DELİDUMAN


Mahkemeye Erişim Hakkının Kanuni Güvencesi

Bir önceki "Hak Düşürücü Süreler Takvimle Değil Kanunla Uzatılır" başlıklı yazımızda, hak düşürücü sürelerin kanunda açık bir düzenleme bulunmadıkça resmî tatil nedeniyle uzatılamayacağını değerlendirmiştik. Bu değerlendirme doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir: Madem hak düşürücü süreler resmî tatil nedeniyle uzamamaktadır, o hâlde usul hukukunda süreler neden uzamaktadır?

Bu sorunun cevabı, usul hukuku ile maddi hukuk arasındaki temel nitelik farkında yatmaktadır.


Hukukta süreler yalnızca takvimin gösterdiği günlerden ibaret değildir. Bir davanın açılabileceği son gün, bir istinaf veya temyiz başvurusunun yapılabileceği son tarih ya da bir usul işleminin tamamlanması için öngörülen süre, çoğu zaman hakkın kaderini belirler. Bu nedenle usul hukukunda süreler, yalnızca yargılamanın düzenli yürütülmesini sağlamak için değil, aynı zamanda bireyin hak arama özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla düzenlenmiştir.

Bu nedenle Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 93. maddesi ile İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 8. maddesi, sürenin son gününün resmî tatile rastlaması hâlinde sürenin tatili izleyen ilk çalışma gününün mesai saati sonunda sona ereceğini açıkça hükme bağlamıştır. Benzer düzenlemeler diğer usul kanunlarında da yer almaktadır.

İlk bakışta bu düzenleme, kişilere tanınmış teknik bir kolaylık gibi görülebilir. Oysa gerçekte bu kuralın temelinde, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ile onun ayrılmaz bir parçası olan mahkemeye erişim hakkı bulunmaktadır.

Hak arama özgürlüğü, yalnızca teorik olarak dava açabilme hakkının tanınması değildir. Bu hakkın fiilen kullanılabilmesini sağlayacak usul kurallarının da bulunması gerekir. Mahkemeye erişim hakkı ancak uygulanabilir olduğu ölçüde gerçek bir haktır.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de mahkemeye erişim hakkını adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte; bireyin mahkemeye ulaşmasını aşırı derecede güçleştiren usul kurallarını hak ihlali olarak değerlendirmektedir.


İşte resmî tatil nedeniyle sürelerin uzatılması da bu anlayışın doğal sonucudur.

Çünkü mahkemelerin kapalı olduğu bir günde dava açılması, istinaf veya temyiz başvurusu yapılması ya da kanunun öngördüğü bir usul işleminin gerçekleştirilmesi fiilen mümkün değildir. Hukuk düzeni, kişiden imkânsız olanı yerine getirmesini bekleyemez.

Daha da önemlisi, devlet mahkemelerini resmî tatil nedeniyle hizmete kapatırken, aynı gün süreyi işlemeye devam ettiremez. Aksi hâlde kendi organizasyonundan kaynaklanan bir engeli bireyin aleyhine hukuki sonuç doğuracak şekilde kullanmış olur. Hukuk devleti ilkesi, devletin kendi oluşturduğu fiilî engelin sonucunu vatandaşa yüklemesine izin vermez.

Bu nedenle resmî tatil nedeniyle usul sürelerinin uzaması, kişilere tanınmış bir ayrıcalık değil; devletin adil yargılanma hakkına ve mahkemeye erişim hakkına saygı göstermesinin zorunlu sonucudur.

Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrım vardır.

Usul hukukundaki süreler ile maddi hukuka ilişkin hak düşürücü süreler aynı hukuki niteliğe sahip değildir.

Usul süreleri, bireyin mahkemeye başvurma veya yargılama sırasında usul işlemlerini gerçekleştirme hakkını korur. Bu sürelerin uzaması yeni bir hak veya yetki oluşturmaz; yalnızca mevcut hakkın fiilen kullanılabilmesini sağlar.


Hak düşürücü süreler ise tamamen farklı bir amaca hizmet eder. Bunlar, belirli bir sürenin sonunda hak veya yetkinin kendiliğinden sona ermesini sağlayan maddi hukuk süreleridir. Dolayısıyla usul hukukunda kabul edilen resmî tatil kuralının, hak düşürücü sürelere kıyas yoluyla uygulanması mümkün değildir. Çünkü burada korunması gereken değer mahkemeye erişim hakkı değil; hukuki güvenlik, belirlilik ve kanunilik ilkeleridir.

Kanun koyucu da bu ayrımı bilinçli olarak gözetmiştir. Usul kanunlarında resmî tatil nedeniyle sürelerin uzayacağını açıkça düzenlemiş; buna karşılık hak düşürücü süreler bakımından genel bir uzatma kuralı kabul etmemiştir. Bunun nedeni, iki süre türünün farklı hukuki işlevlere sahip olmasıdır.

Sonuç olarak, resmî tatil nedeniyle usul sürelerinin uzaması takvime tanınmış bir ayrıcalık değildir. Bu düzenleme, bireyin mahkemeye erişim hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlayan anayasal bir güvencedir.

Devletin kapalı tuttuğu mahkeme nedeniyle bireyin hak kaybına uğraması, hukuk devletiyle bağdaşmaz. Bu nedenle usul hukukunda uzayan şey yalnızca süre değildir; korunan, bireyin hak arama özgürlüğüdür. Resmî tatilin uzattığı şey takvim değil, mahkemeye erişim hakkıdır.
#3
Tebligat Hukuku / Ynt: Tebligatın "adreste tanın...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 04 Ağustos 2026, 12:46:56
📌 Tüzel Kişilere Yapılan Tebligatlarda "Tanınmıyor" Şerhi ve TK Madde 35 Uygulaması (Yargıtay HGK Kararı)

Tüzel kişilerin (şirketlerin) ticaret sicil adresine çıkarılan tebligatın posta memuru tarafından "muhatap adreste tanınmıyor" şerhi ile iade edilmesi durumunda, bu adrese 7201 sayılı Tebligat Kanunu Madde 35'e göre tebligat yapılabilir mi?

Uzun süredir Yargıtay Özel Dairesi ile Bölge Adliye Mahkemeleri (BAM) arasında görüş ayrılığına neden olan bu önemli hukuki tartışma, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) güncel kararıyla nihayete erdi. İcra dairelerinde ve mahkemelerde sıklıkla karşılaşılan bu durumla ilgili tüm soru işaretlerini ortadan kaldıran kararın detaylı incelemesini aşağıda bulabilirsiniz.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

⚖️ Uyuşmazlığın Özü
Alacaklı tarafından borçlu şirket aleyhine başlatılan icra takibinde, ödeme emri borçlu şirketin ticaret sicilinde kayıtlı adresine fiziki olarak gönderilmiştir. Posta memuru adrese gitmiş, ancak "Muhatap adreste tanınmıyor, mahalle muhtarında kaydına rastlanmadı" şerhini düşerek tebligatı bila tebliğ iade etmiştir.

Bunun üzerine alacaklı taraf, şirketin aynı ticaret sicil adresine Tebligat Kanunu (TK) m. 35/4 uyarınca tebligat çıkartılmasını talep etmiş ve işlem bu şekilde tamamlanmıştır. Borçlu şirket ise sonradan bu duruma itiraz ederek tebligatın usulsüz olduğunu, tanınmıyor ibaresi ile dönen evrak üzerine TK 35 uygulanamayacağını iddia etmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

🏛� Hukuki Süreç ve Görüş Ayrılıkları

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin Görüşü (Bozma Kararı)
Özel Daire, şirketin ticaret sicil adresine gönderilen tebligatın "muhatabın tanınmadığı" şerhi ile iade edilmesi hâlinde, bu iade işlemine dayanılarak TK m. 35/4'e göre tebligat yapılamayacağını savunmuştur. Daireye göre; TK 35'in uygulanabilmesi için ilk tebligatın adresin kapalı olması veya muhatabın adresten taşınmış olması sebebiyle dönmesi şarttır. "Tanınmıyor" şerhi, usulsüz tebligat itirazını haklı kılar.

Bölge Adliye Mahkemesinin Görüşü (Direnme Kararı)
BAM ise karara direnerek; tüzel kişilerin ticaret sicil adreslerinin resmî nitelikte olduğunu, Kanun ve Yönetmelikte ilk tebligatın "hangi sebeple iade edilmiş olması gerektiğine" dair kısıtlayıcı bir hüküm bulunmadığını vurgulamış ve tebligatı usulüne uygun bulmuştur.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

💡 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) Nihai Gerekçesi
Direnme kararı sonrası dosyayı inceleyen HGK, uygulamaya yön verecek nitelikte şu tespitlerde bulunmuştur:

  • UETS İstisnası ve Fiziki Tebligata Dönüş: Kural olarak şirketlere Elektronik Tebligat (UETS) zorunludur. Ancak somut olayda borçlu şirketin aktif bir UETS adresi bulunmadığı (veya zorunlu sebeple ulaşılamadığı) anlaşıldığından, TK m. 10 uyarınca posta yoluyla fiziki tebligat çıkarılması yasal mevzuata uygundur.
  • Tüzel Kişilerde Adresin "Meçhul" Olması Düşünülemez: Gerçek kişilerin aksine, tüzel kişilerin adresleri resmî sicilde (Ticaret Sicili) kayıtlıdır. Bir şirketin sicil adresinde "tanınmaması" veya adresinin "meçhul" sayılması hukuken mümkün değildir.
  • İlk İadenin Sebebi Önemli Değildir: TK m. 35/4 ve Yönetmeliğin 57/4. maddeleri çok açıktır. Ticaret sicilinde kayıtlı adrese çıkarılan tebligatın hangi sebeple olursa olsun (tanınmıyor, adres yetersiz, vs.) bila tebliğ iade edilmesi, o adrese TK m. 35 uygulanması için yeterlidir.

Önemli Çıkarım:
Yargıtay HGK, ticaret sicil adresine çıkarılan tebligat "tanınmıyor" şerhi ile dönmüş olsa dahi, bu adrese doğrudan TK m. 35/4 uyarınca tebligat yapılabileceğine ve bu işlemin hukuka uygun olduğuna kesin olarak hükmetmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

📑 Karar Künyesi
  • Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK)
  • Esas No: 2025/12-629
  • Karar No: 2026/385
  • Karar Tarihi: 18.06.2026
  • Sonuç: Bölge Adliye Mahkemesi'nin Direnme Kararının ONANMASINA (Özel Dairenin bozma kararının kaldırılmasına).

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
Esas No: 2025/12-629 | Karar No: 2026/385

"...Tüzel kişilerin adreslerinin bir sicil veya resmî kayıtta belirli olması sebebiyle meçhul olması düşünülemez. Muhatap ticaret şirketi, ticaret sicilindeki adresini değiştirdiği hâlde yeni adresini ticaret siciline bildirmemişse ticaret sicilinde kayıtlı bulunan mevcut adresi nedeniyle adresi meçhul sayılamaz. TK'nın 35/4 ve Yönetmeliğin 57/4. maddeleri "daha önce kendilerine tebligat yapılmamış olsa bile" hükmünü içermekte olup ticaret sicilinde kayıtlı adrese çıkarılan tebligatın hangi sebeple bila tebliğ iade edilmesi gerektiğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Muhatap ticaret şirketinin ticaret sicilindeki adresine TK'nın 35/4. uyarınca tebligat yapılabilmesi için bu adrese daha önce çıkartılan tebliğin yapılamayıp iade edilmiş (bila tebliğ dönmüş) olması yeterlidir. Aksinin kabulü muhatap ticaret şirketine TK'nın 35. maddesine göre tebliğ yapılmasını imkânsız kılar. O hâlde borçlu şirketin ticaret sicilinde kayıtlı adresine çıkarılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi üzerine aynı adrese çıkarılan ödeme emri tebliği TK'nın 35. maddesinin 4. fıkrası gereğince aynı maddenin 2 ve 3. fıkra hükümleri uyarınca usulüne uygundur... 18.06.2026"
#4
Tebligat Hukuku / Tebligat "adreste tanınmıyor” ...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 04 Ağustos 2026, 12:46:16
📌 Tüzel Kişilere Yapılan Tebligatlarda "Tanınmıyor" Şerhi ve TK Madde 35 Uygulaması (Yargıtay HGK Kararı)

Tüzel kişilerin (şirketlerin) ticaret sicil adresine çıkarılan tebligatın posta memuru tarafından "muhatap adreste tanınmıyor" şerhi ile iade edilmesi durumunda, bu adrese 7201 sayılı Tebligat Kanunu Madde 35'e göre tebligat yapılabilir mi?

Uzun süredir Yargıtay Özel Dairesi ile Bölge Adliye Mahkemeleri (BAM) arasında görüş ayrılığına neden olan bu önemli hukuki tartışma, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) güncel kararıyla nihayete erdi. İcra dairelerinde ve mahkemelerde sıklıkla karşılaşılan bu durumla ilgili tüm soru işaretlerini ortadan kaldıran kararın detaylı incelemesini aşağıda bulabilirsiniz.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

⚖️ Uyuşmazlığın Özü
Alacaklı tarafından borçlu şirket aleyhine başlatılan icra takibinde, ödeme emri borçlu şirketin ticaret sicilinde kayıtlı adresine fiziki olarak gönderilmiştir. Posta memuru adrese gitmiş, ancak "Muhatap adreste tanınmıyor, mahalle muhtarında kaydına rastlanmadı" şerhini düşerek tebligatı bila tebliğ iade etmiştir.

Bunun üzerine alacaklı taraf, şirketin aynı ticaret sicil adresine Tebligat Kanunu (TK) m. 35/4 uyarınca tebligat çıkartılmasını talep etmiş ve işlem bu şekilde tamamlanmıştır. Borçlu şirket ise sonradan bu duruma itiraz ederek tebligatın usulsüz olduğunu, tanınmıyor ibaresi ile dönen evrak üzerine TK 35 uygulanamayacağını iddia etmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

🏛� Hukuki Süreç ve Görüş Ayrılıkları

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin Görüşü (Bozma Kararı)
Özel Daire, şirketin ticaret sicil adresine gönderilen tebligatın "muhatabın tanınmadığı" şerhi ile iade edilmesi hâlinde, bu iade işlemine dayanılarak TK m. 35/4'e göre tebligat yapılamayacağını savunmuştur. Daireye göre; TK 35'in uygulanabilmesi için ilk tebligatın adresin kapalı olması veya muhatabın adresten taşınmış olması sebebiyle dönmesi şarttır. "Tanınmıyor" şerhi, usulsüz tebligat itirazını haklı kılar.

Bölge Adliye Mahkemesinin Görüşü (Direnme Kararı)
BAM ise karara direnerek; tüzel kişilerin ticaret sicil adreslerinin resmî nitelikte olduğunu, Kanun ve Yönetmelikte ilk tebligatın "hangi sebeple iade edilmiş olması gerektiğine" dair kısıtlayıcı bir hüküm bulunmadığını vurgulamış ve tebligatı usulüne uygun bulmuştur.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

💡 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) Nihai Gerekçesi
Direnme kararı sonrası dosyayı inceleyen HGK, uygulamaya yön verecek nitelikte şu tespitlerde bulunmuştur:

  • UETS İstisnası ve Fiziki Tebligata Dönüş: Kural olarak şirketlere Elektronik Tebligat (UETS) zorunludur. Ancak somut olayda borçlu şirketin aktif bir UETS adresi bulunmadığı (veya zorunlu sebeple ulaşılamadığı) anlaşıldığından, TK m. 10 uyarınca posta yoluyla fiziki tebligat çıkarılması yasal mevzuata uygundur.
  • Tüzel Kişilerde Adresin "Meçhul" Olması Düşünülemez: Gerçek kişilerin aksine, tüzel kişilerin adresleri resmî sicilde (Ticaret Sicili) kayıtlıdır. Bir şirketin sicil adresinde "tanınmaması" veya adresinin "meçhul" sayılması hukuken mümkün değildir.
  • İlk İadenin Sebebi Önemli Değildir: TK m. 35/4 ve Yönetmeliğin 57/4. maddeleri çok açıktır. Ticaret sicilinde kayıtlı adrese çıkarılan tebligatın hangi sebeple olursa olsun (tanınmıyor, adres yetersiz, vs.) bila tebliğ iade edilmesi, o adrese TK m. 35 uygulanması için yeterlidir.

Önemli Çıkarım:
Yargıtay HGK, ticaret sicil adresine çıkarılan tebligat "tanınmıyor" şerhi ile dönmüş olsa dahi, bu adrese doğrudan TK m. 35/4 uyarınca tebligat yapılabileceğine ve bu işlemin hukuka uygun olduğuna kesin olarak hükmetmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

📑 Karar Künyesi
  • Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK)
  • Esas No: 2025/12-629
  • Karar No: 2026/385
  • Karar Tarihi: 18.06.2026
  • Sonuç: Bölge Adliye Mahkemesi'nin Direnme Kararının ONANMASINA (Özel Dairenin bozma kararının kaldırılmasına).

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
Esas No: 2025/12-629 | Karar No: 2026/385

"...Tüzel kişilerin adreslerinin bir sicil veya resmî kayıtta belirli olması sebebiyle meçhul olması düşünülemez. Muhatap ticaret şirketi, ticaret sicilindeki adresini değiştirdiği hâlde yeni adresini ticaret siciline bildirmemişse ticaret sicilinde kayıtlı bulunan mevcut adresi nedeniyle adresi meçhul sayılamaz. TK'nın 35/4 ve Yönetmeliğin 57/4. maddeleri "daha önce kendilerine tebligat yapılmamış olsa bile" hükmünü içermekte olup ticaret sicilinde kayıtlı adrese çıkarılan tebligatın hangi sebeple bila tebliğ iade edilmesi gerektiğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Muhatap ticaret şirketinin ticaret sicilindeki adresine TK'nın 35/4. uyarınca tebligat yapılabilmesi için bu adrese daha önce çıkartılan tebliğin yapılamayıp iade edilmiş (bila tebliğ dönmüş) olması yeterlidir. Aksinin kabulü muhatap ticaret şirketine TK'nın 35. maddesine göre tebliğ yapılmasını imkânsız kılar. O hâlde borçlu şirketin ticaret sicilinde kayıtlı adresine çıkarılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi üzerine aynı adrese çıkarılan ödeme emri tebliği TK'nın 35. maddesinin 4. fıkrası gereğince aynı maddenin 2 ve 3. fıkra hükümleri uyarınca usulüne uygundur... 18.06.2026"
#5
Makale Kütüphanesi / Hak Düşürücü Süre
Son İleti Gönderen Prof. Dr. Seyithan Deliduman - 03 Ağustos 2026, 13:39:03
Hak Düşürücü Süreler Takvimle Değil Kanunla Uzatılır

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Hukuk düzeninde bazen bir gün, bir haktan daha değerlidir. Çünkü kimi zaman bir günün geçmesi, yalnızca zamanı değil, kamu gücünü de sona erdirir. Hak düşürücü süreler de tam olarak bu işlevi yerine getirir. Süre dolduğunda takvimde sadece bir yaprak değişmez; idarenin belirli bir konuda işlem yapma yetkisi de ortadan kalkar. Bu nedenle hak düşürücü sürelerin nasıl hesaplanacağı meselesi, teknik bir süre hesabından ibaret değildir. Bu mesele, hukuk düzeninin temel ilkelerini, idarenin yetkisinin sınırlarını ve bireyin hukuki güvenliğini doğrudan ilgilendirir.

31 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Danıştay İkinci Dairesinin E.2025/4820, K.2026/420 sayılı kararı da görünüşte kanun yararına temyiz isteminin reddine ilişkin usulî bir karar olmakla birlikte, gerçekte disiplin hukukunun temel ilkelerinden birini yeniden tartışmaya açmıştır. Tartışmanın odağındaki soru şudur:

Hak düşürücü bir sürenin son günü hafta sonuna veya resmî tatile rastladığında, bu süre ilk iş gününe uzar mı?

Danıştay çoğunluğu, uyuşmazlığın esasına girmemiş; kanun yararına temyiz kurumunun olağanüstü niteliği nedeniyle istemi reddetmiştir. Karşı oy ise, ülke genelinde farklı uygulamalara yol açabilecek bu hukuki sorunun, tam da kanun yararına temyiz kurumunun varlık sebebi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur.

Kanımca karşı oyun usule ilişkin bu tespiti isabetlidir. Gerçekten de uygulama birliğini ilgilendiren bir konuda Danıştayın yol gösterici bir değerlendirme yapması beklenirdi. Ancak asıl mesele, kanun yararına temyizin sınırlarından çok daha derindedir. Tartışılması gereken husus, hak düşürücü sürelerin hukuki niteliği ve bu sürelerin kamu gücü üzerindeki etkisidir.

Hak düşürücü süreler, belirli bir sürenin geçmesiyle birlikte yalnızca işlem yapma imkânını değil, yetkinin kendisini ortadan kaldıran sürelerdir. Buna karşılık zamanaşımında hak varlığını sürdürür; yalnızca talep edilebilirliği etkilenir. Bu nedenle zamanaşımı, kural olarak ilgilinin ileri sürmesine bağlıdır; süresi içinde ileri sürülmediği takdirde hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınmaz ve hak varlığını devam ettirir. Hak düşürücü sürede ise hak veya yetki, sürenin dolmasıyla birlikte kendiliğinden sona erer. Artık kullanılabilecek bir hak veya yetki kalmamıştır. Bu nedenle hak düşürücü süreler, hukuk düzeninin en katı ve istisnaya en az elverişli kuralları arasında yer alır.

Uygulamada ise bir sürenin hak düşürücü süre mi, yoksa zamanaşımı süresi mi olduğu her zaman kolayca belirlenememektedir. Bunun temel ölçütü, sürenin dolmasının doğurduğu hukuki sonuçtur. Sürenin dolmasına rağmen hak varlığını koruyor ve hukuki sonuç doğurabilmesi karşı tarafın zamanaşımı def'ini ileri sürmesine bağlı bulunuyorsa zamanaşımı söz konusudur. Buna karşılık sürenin dolmasıyla birlikte hak veya yetki kendiliğinden ortadan kalkıyor ve bu durum hâkim ya da idarece resen gözetiliyorsa artık hak düşürücü süre vardır. Kısacası, bir sürenin adı değil, doğurduğu hukuki sonuç onun zamanaşımı mı yoksa hak düşürücü süre mi olduğunu belirler.

İşte bu nedenle hak düşürücü sürelerin uzaması, durması veya kesilmesi ancak kanunun açık iradesiyle mümkündür.

Bu sonuç, Anayasa'nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesinin doğal bir sonucudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi de hukuk devleti ilkesinin temel unsurları arasında hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine sürekli olarak vurgu yapmaktadır. Hukuk devleti, kamu gücünün ancak kanunun verdiği yetki çerçevesinde kullanılmasını ifade eder. Kanunda bulunmayan bir yetkinin yorum yoluyla oluşturulması nasıl mümkün değilse, sona ermiş bir yetkinin yorum yoluyla yeniden canlandırılması da aynı şekilde mümkün değildir.

Bu ilkenin somut yansıması, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 127. maddesinde görülmektedir. Kanun koyucu, disiplin soruşturmasına başlanması için belirli bir süre öngörmüş; bu süre geçtikten sonra disiplin yetkisinin kullanılmasını istememiştir. Böylece yalnızca idareyi süratli davranmaya zorlamamış, aynı zamanda kamu görevlisini belirsiz süre devam eden bir disiplin tehdidinden korumuştur.

Dolayısıyla burada söz konusu olan süre, mahkemelerde taraflara tanınan bir usul süresi değil; idarenin kamu gücünü kullanabileceği zamanı belirleyen maddi hukuk niteliğinde hak düşürücü bir süredir.

İşte bu ayrım son derece önemlidir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda ve diğer usul kanunlarında, sürenin son gününün resmî tatile rastlaması hâlinde sürenin ilk iş gününe uzayacağı kabul edilmiştir. Bunun nedeni, kişilerin mahkemeye erişim hakkını korumaktır. Mahkemenin kapalı olduğu bir günde dava açamayan veya kanun yoluna başvuramayan kişinin hak kaybına uğramaması amaçlanmaktadır.

Disiplin soruşturmasına başlama süresi ise tamamen farklı bir işleve sahiptir. Burada korunmak istenen, bireyin mahkemeye erişim hakkı değil; idarenin kamu gücünü hangi süre içinde kullanabileceğidir.

Bu nedenle usul hukukuna ait koruyucu düzenlemelerin, maddi hukuk alanındaki hak düşürücü sürelere kıyas yoluyla uygulanması mümkün değildir. Çünkü bu durumda yorum yapılmış olmaz; kanunda bulunmayan yeni bir uzatma sebebi oluşturulmuş olur.

Oysa yargının görevi kanunu tamamlamak değil, uygulamaktır.

Kanunun sustuğu yerde yorum, kanunun yerine geçemez.

Üstelik burada göz ardı edilmemesi gereken evrensel bir hukuk ilkesi daha bulunmaktadır:

Hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz.

Bu ilke yalnızca özel hukuk ilişkileri için değil, kamu idaresi bakımından da geçerlidir.

İdareye disiplin soruşturmasına başlamak için bir aylık süre tanınmışsa, bu süreyi dikkatli ve özenli kullanmak da idarenin yükümlülüğüdür. Son güne kadar hareketsiz kalan idarenin, sürenin hafta sonuna rastladığını ileri sürerek fiilen ek süre elde etmesi, kendi gecikmesinden hukuki sonuç çıkarması anlamına gelir.

Hukuk düzeni, hiç kimsenin kendi ihmali veya gecikmesinden avantaj sağlamasına izin vermez.

Hak düşürücü sürelerin asıl amacı da budur.

Bu süreler, idareye işlem yapma kolaylığı sağlamak için değil; bireyin hukuki durumunu belirli hâle getirmek için kabul edilmiştir. Kamu görevlisi, kanunda öngörülen sürenin dolmasıyla birlikte artık disiplin tehdidinin sona erdiğini bilmelidir.

Belirlilik ilkesi de bunu gerektirir.

Birey, kamu gücünün hangi tarihten sonra artık kendisi hakkında kullanılamayacağını önceden öngörebilmelidir. Eğer hak düşürücü süreler hafta sonu, resmî tatil veya benzeri nedenlerle kanunda yer almayan yorumlarla uzatılabilecekse, bu durumda hak düşürücü sürelerin varlık nedeni olan hukuki güvenlik büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Elbette kanun koyucu, hak düşürücü sürelerin son gününün resmî tatile rastlaması hâlinde ilk iş gününe uzayacağını açıkça düzenleyebilir. Böyle bir düzenleme yapıldığı takdirde tartışma sona erer.

Ancak böyle bir düzenleme bulunmadığı sürece, yargısal yorumla yeni bir uzatma sebebi oluşturulması, yalnızca süreyi değil, idarenin yetkisini de uzatmak anlamına gelir.

Oysa yorumun görevi yeni bir yetki üretmek değildir.

Çünkü sona ermiş bir yetki, yorumla yeniden doğmaz.

Bu bakımdan Danıştay İkinci Dairesinin söz konusu kararı, disiplin hukukunun ötesinde, hukuk devleti ilkesinin uygulanmasına ilişkin önemli bir tartışmayı gündeme taşımıştır. Bu tartışmanın çözümü, usul hükümlerinin kıyasen uygulanmasında değil; hak düşürücü sürelerin maddi hukuk niteliğinin doğru tespit edilmesinde yatmaktadır.

Kanun koyucu isterse süreyi uzatır; hâkim ise yalnızca kanunu uygular. Yorumun görevi süre eklemek değil, kanunun anlamını ortaya koymaktır. Aksi hâlde uzayan süre değil, yargının yetkisi olur. Çünkü süreler kolaylık sağlamak için değil, sınır çizmek için konulur. Hak düşürücü süreler takvimle değil, kanunla uzatılır. Takvim zamanı gösterir; kamu gücünün sınırını ise kanun çizer.
#6
Adı Zamanaşımı, Niteliği Hak Düşürücü Süre

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 127. Maddesi Üzerine Bir Hukuki Nitelendirme İncelemesi


Prof. Dr. Seyithan Deliduman

"Bir hukuki kurumun niteliğini, ona verilen ad değil; doğurduğu hukuki sonuç belirler."

Hukukta her kavram, kendine özgü bir hukuki sonucu ifade eder. Bu nedenle bir hukuki kurumun niteliği, ona verilen isimden değil, doğurduğu hukuki sonuçtan anlaşılır. Kanun koyucunun kullandığı başlık, hukuki niteliğin belirlenmesinde yol gösterici olabilir; ancak tek başına belirleyici değildir. Aksi kabul edildiğinde isim ile hukuki nitelik birbirine karıştırılır; bunun sonucu olarak da farklı hukuk kurumlarına aynı hukuki sonuçlar uygulanmaya başlanır. Oysa hukukta isimler değil, hukuki sonuçlar esastır.

Bir sürenin hukuken zamanaşımı mı, yoksa hak düşürücü süre mi olduğunun doğru tespit edilmesi, hukuk tekniğinin en önemli meselelerinden biridir. Çünkü bu ayrım yalnızca terminolojik bir farklılık değildir. Sürenin hukuki niteliği; uzayıp uzamayacağını, durup durmayacağını, kesilip kesilmeyeceğini ve en önemlisi, sürenin sonunda hakkın veya kamu gücüne dayanan yetkinin ortadan kalkıp kalkmayacağını belirler. Bu nedenle yanlış nitelendirme, yalnızca kavramsal bir hata oluşturmaz; uygulanacak hukuk kurallarını ve ulaşılacak hukuki sonucu da değiştirir.

Hukuki nitelendirme, kanunda kullanılan kavramların tekrarlanmasından ibaret değildir. Esas olan, hukuk normunun bağladığı hukuki sonucun doğru tespit edilmesidir. Bu nedenle kanun koyucunun kullandığı terminoloji ile bir kurumun gerçek hukuki niteliği her zaman örtüşmeyebilir. Doktrin ve yargının görevi, hukuki kurumu adına göre değil, doğurduğu hukuki sonuca göre değerlendirmektir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 127. maddesi, bu tartışmanın en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Maddenin kenar başlığı **"Zamanaşımı"**dır. Hükümde; disiplin cezasını gerektiren fiilin öğrenildiği tarihten itibaren uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay, memurluktan çıkarma cezasında ise altı ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmaması; ayrıca her hâlde fiilin işlendiği tarihten itibaren iki yıl içinde disiplin cezası verilmemesi durumunda idarenin disiplin cezası verme yetkisini ortadan kaldıran süreler düzenlenmiştir.

İlk bakışta madde başlığı ve metninde kullanılan "zamanaşımı" kavramı, burada klasik anlamda bir zamanaşımı kurumunun düzenlendiği izlenimini vermektedir. Ancak hükmün doğurduğu hukuki sonuç dikkatle incelendiğinde, ortadan kalkan şeyin yalnızca bir talep hakkı değil, doğrudan doğruya idarenin disiplin cezası verme yetkisi olduğu görülmektedir.

İşte belirleyici olan da budur.

Çünkü zamanaşımı ile hak düşürücü süre aynı hukuki kurum değildir.

Zamanaşımında hak tamamen ortadan kalkmaz. Hak hukuk düzenindeki varlığını sürdürür; yalnızca talep edilebilirliği veya ileri sürülebilirliği etkilenir. Buna karşılık hak düşürücü sürede, sürenin dolmasıyla birlikte hak veya kamu gücüne dayanan yetki kesin olarak sona erer. Artık kullanılabilecek bir hak veya kullanılabilecek bir idari yetki kalmamıştır.

Burada kullanılan "hak düşürücü süre" kavramı da Türk hukukunda yerleşmiş teknik bir kavramdır. Bu kavram, yalnızca özel hukukta kişilere tanınan hakların değil, kamu hukukunda kanunun belirli bir süreyle sınırlandırdığı yetkilerin de sürenin dolmasıyla kesin olarak sona ermesini ifade etmek için kullanılmaktadır.

657 sayılı Kanun'un 127. maddesinde gerçekleşen hukuki sonuç da tam olarak budur.

Kanunun öngördüğü sürenin dolmasıyla birlikte idarenin disiplin cezası verme yetkisi kesin olarak sona ermektedir. Ortadan kalkan şey yalnızca bir talep hakkı değil, kamu gücünün kullanılmasına ilişkin idari yetkinin kendisidir.

Yetkinin kesin olarak sona erdiği yerde artık zamanaşımından değil, hak düşürücü süreden söz edilir.

Dolayısıyla 127. maddeye "Zamanaşımı" başlığının verilmiş olması, sürenin gerçek hukuki niteliğini değiştirmez. Hukukta hukuki nitelendirme, kullanılan başlığa göre değil, normun bağladığı hukuki sonuca göre yapılır.

Nitekim uygulamada yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı da tam bu noktadan kaynaklanmaktadır.

31 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Danıştay İkinci Dairesinin E.2025/4820, K.2026/420 sayılı kararı bunun somut örneklerinden biridir.

Kararda, Danıştay Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi aktarılırken soruşturmaya başlama için öngörülen bir aylık süre hakkında "...bir aylık süre, hak düşürücü zamanaşımı süresi olmayıp..." ifadesine yer verilmiş; aynı ifade hukuki değerlendirme bölümünde de tekrar edilmiştir.

Bu kullanımın kararın sonucunu değiştirdiği söylenemez. Ancak kavramların doğru kullanılmadığı bir hukuk dilinin, zamanla hukuki düşünceyi de olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Kuşkusuz burada amaç, kararın sonucunu değil, kullanılan terminolojiyi tartışmaktır. Çünkü doğru hukuk dili, doğru hukuki düşüncenin de ön şartıdır.

Çünkü "hak düşürücü zamanaşımı" şeklindeki bir ifade, hukuk tekniği bakımından isabetli değildir.

Bir süre ya zamanaşımıdır ya da hak düşürücü süredir.

Zamanaşımı ile hak düşürücü süre, aynı kurumun iki farklı adı değil; farklı hukuki sonuçlara bağlanan iki ayrı hukuk kurumudur. Zamanaşımında hak varlığını sürdürürken talep edilebilirliği etkilenir; hak düşürücü sürede ise hak veya yetki tamamen ortadan kalkar.

Bu nedenle iki kavramın tek bir tamlama hâline getirilmesi yalnızca terminolojik bir sorun değildir. Asıl sorun, bu kavramsal belirsizliğin hukuki sonuçlara da yansımasıdır.

Nitekim 657 sayılı Kanun'un 127. maddesinde öngörülen sürenin hak düşürücü süre olduğu kabul edilmediğinde, sürenin hafta sonuna veya resmî tatile rastlaması hâlinde usul hukukundaki genel süre kurallarının kıyasen uygulanabileceği ileri sürülebilmektedir.

Oysa hak düşürücü sürede böyle bir yorum mümkün değildir.

Hak düşürücü sürenin uzaması, durması veya kesilmesi ancak kanunun açık hükmüyle mümkündür. Çünkü bu süre yalnızca zamanı değil, kamu gücünün kullanılabileceği alanı da sınırlar.

Yorum yoluyla süre uzatıldığında gerçekte uzayan yalnızca süre değildir; sona ermiş kamu yetkisi yeniden canlandırılmış olmaktadır.

Oysa hukuk devletinde yorum, yeni yetki üreten bir araç değildir.

Yetkinin kaynağı kanun olup sona ermesi de kanunla olur. Kanunda öngörülmeyen bir uzatma sebebi, yorum yoluyla oluşturulamaz.

Bugün yaşanan tartışmaların temelinde, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 127. maddesinde kullanılan "zamanaşımı" kavramı ile sürenin gerçek hukuki niteliği arasındaki terminolojik uyumsuzluk bulunmaktadır. Danıştay İkinci Dairesinin E.2025/4820, K.2026/420 sayılı kararında yer alan "hak düşürücü zamanaşımı" ifadesi de bu uyumsuzluğun somut bir yansımasıdır.

Ancak bu tartışmanın kalıcı çözümü, yargısal yorumlarda değil, kanun koyucunun yapacağı terminolojik ve sistematik düzeltmede aranmalıdır.

Kanun koyucu, yalnızca madde başlığını değiştirmekle yetinmemeli; madde metninde yer alan "zamanaşımı" ibarelerini de "hak düşürücü süre" kavramıyla değiştirmelidir. Böylece terminoloji ile hükmün doğurduğu hukuki sonuç arasındaki uyumsuzluk tamamen giderilecektir. Böyle bir değişiklik yeni bir hukuk yaratmayacak; yalnızca mevcut hukuki gerçeği kanun metnine yansıtacaktır.

Kanun koyucu bir hukuki kuruma istediği adı verebilir. Ancak hukuki niteliği belirleyen, verilen ad değil; bağlanan hukuki sonuçtur. Bir sürenin gerçek niteliğini madde başlığı değil, sürenin sonunda sona eren hak veya kamu gücüne dayanan yetki belirler. Bu nedenle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 127. maddesinde düzenlenen süre, adı "zamanaşımı" olsa da hukuki niteliği itibarıyla hak düşürücü süredir.

Yapılması gereken yeni bir hukuk yaratmak değil, mevcut hukuki gerçeği kanun metnine yansıtmaktır. Çünkü hukukta kavramlar yalnızca dili değil, hukuki sonuçları da belirler. Doğru kavram kullanımı, terminolojik bir tercih değil; hukuk devleti, kanunilik ve hukuki güvenlik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
#7
Soru & Cevap Bölümü / Operatör, THH kararını “teknik...
Son İleti Gönderen gowlet - 26 Temmuz 2026, 14:42:17
Merhaba, Vodafone'da konuşma, SMS, internet ve hotspot hakkı tamamen sınırsız olan Limitsiz Red'li Plus tarifesini kullanıyordum. 31 Ekim 2025'te Vodafone adına arayan bir temsilci, aynı haklarla daha uygun fiyata devam edeceğimi söyledi. Hotspot hakkının sınırsız kalıp kalmayacağını defalarca sordum ve temsilci sınırsız olacağını açıkça teyit etti. Onay verdikten sonra ise hattıma hotspot hakkı 15 GB ile sınırlı başka bir tarife tanımlandı. İtiraz ettim ancak eski tarifeme dönüş yapılmadı. Tüketici Hakem Heyetine başvurdum. Vodafone, hakem heyetine verdiği savunmada görüşme kaydının dinlendiğini ve temsilcinin tarife içeriği hakkında hatalı bilgi verdiğinin tespit edildiğini kabul etti. Hakem heyeti de eski Limitsiz Red'li Plus tarifemin tüm haklarıyla hattıma yeniden tanımlanmasına karar verdi. Vodafone karara itiraz etmedi fakat uygulamadı. Bunun üzerine ilamlı icra takibi başlattım. Vodafone vekili icra dosyasına sunduğu dilekçede tarifenin 11 Aralık 2023'te abone alımına kapatıldığını, sistemden kaldırıldığını ve yeniden tanımlanmasının teknik olarak imkânsız olduğunu ileri sürdü. Bunun yerine sınırsız konuşma, SMS ve internet ile 50 GB hotspot içeren başka bir tarife tanımlamayı "eşdeğer ifa" olarak teklif etti. Ancak hakem heyeti kararı eşdeğer tarife verilmesini değil, eski tarifemin tüm haklarıyla geri verilmesini emrediyor. Ayrıca aynı Limitsiz Red'li Plus tarifesini halen kullanan başka bir Vodafone abonesine ait Haziran 2026 tarihli güncel faturayı ve benim eski tarifemi gösteren Ekim 2025 tarihli faturamı icra dosyasına sunduk. Vodafone'un "tarife tamamen sistemden kaldırıldı" savunmasına karşı, tarifenin mevcut abonelerde halen aktif olduğunu ve bunun objektif imkânsızlık değil şirketin kendi sistemsel veya ticari tercihi olduğunu belirttik. Ayrıca Vodafone'un bana özel 50 GB hotspot içeren, normal satışta bulunmayan başka bir tarife tanımlayabileceğini söylemesi, sistem üzerinde özel tanımlama yapılabildiğini düşündürüyor. Sizce aynı tarifenin başka abonelerde halen kullanılması Vodafone'un teknik imkânsızlık savunmasını çürütür mü? İcra müdürlüğü 50 GB hotspot içeren farklı bir tarifeyi eşdeğer ifa kabul edebilir mi, yoksa hakem heyeti kararını aynen uygulatmak zorunda mı? Vodafone kararı uygulamazsa İİK 30 ve 343 kapsamında nasıl bir süreç izlenebilir? Benzer bir GSM operatörü veya tarife iadesi konusunda emsal karar bilen var mı?
#8
İcra Takip İşlemleri / İcra Takibine İtirazdan Sonra ...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 24 Temmuz 2026, 15:58:02
icra takibinden sonra ve itirazın iptali davası açılmadan önce borçlu tarafından ödeme yapılması hâlinde, yapılan bu ödeme düşüldükten sonra kalan miktar üzerinden dava açılması gerekir. Dolayısıyla takipten sonra, ancak davanın açılmasından önce yapılan ödemeler yönünden dava açılmasında davacı tarafın hukukî yararı bulunmamaktadır. Takipten sonra, ancak davadan önce yapılan kısmi ödeme miktarı bakımından dava açılmasında hukukî yarar bulunmadığından dava reddedilse veya kısmi ödeme miktarınca dava açılmasa bile, kısmi ödemenin yapıldığı icra takibi kendi yasal prosedürü içerisinde devam edecek, hatta asıl borç ortadan kalksa bile faiz ve fer'îleri yönünden takip sürebilecek, salt bu nedenle icra dosyasının kapanmasından söz edilemeyecektir.

Nitekim aynı ilkeler  Hukuk Genel Kurulunun 19.10.2011 tarihli ve 2011/19-532 E., 2011/640 K., 23.05.2018 tarihli ve 2017/19-910 E., 2018/1111 K., 22.11.2018 tarihli ve 2017/19-822 E., 2018/1754 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. (Yargıtay HGK T:29.06.2022, E:2020/(19)11-445, K:2022/1077)
#9
7343 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile değişik İİK'nun 114/7. maddesinin 6. bendinde, satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklı ile ortaklığın satış suretiyle giderilmesinde artırmaya katılmak isteyen pay sahibinin, en geç artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine müracaat etmeleri hâlinde alacağın veya ortaklık payının teminatı karşıladığı miktar kadar kendilerinden teminat alınmayacağı hüküm altına alınmıştır.
 
Somut olayda; taşınmazın üzerinde bulunan ipoteğe ilişkin olarak ipotek alacaklısı tarafından ipotek alacağının bulunmadığının bildirildiği, satışa konu taşınmazda haczi şerhi bulunan İzmir 5. İcra Müdürlüğünün 2022/**** Esas sayılı icra takip dosyasında 22.05.2022 ve 13.07.2023 tarihli hacizler ile İzmir 15. İcra Müdürlüğünün 2022/**** Esas sayılı icra takip dosyasında 24.06.2022 ve14.07.2023 tarihli hacizlere satış talebi ve satış avansının bulunmadığının bildirildiği, İzmir 13. İcra Müdürlüğünün 2021/**** Esas sayılı icra takip dosyasında 09.08.2023 tarihi itibariyle nafaka dosya hesabına göre dosya borcunun 2.795,90 TL olduğu, davacı alacaklının icra dosyasındaki takip çıkışının 75.714 USD (H.E.D. 1.771.578,88 TL),  11.01.2024 tarihi itibariyle dosya borcu miktarının 2.832.299,63 TL, ihaleye konu taşınmazın muhammen bedelinin 2.275.000,00 TL olarak kayıt altına alındığı, davacının alacağının teminatı karşılamaya yeterli olduğu anlaşılmakla, mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesinde isabetsizlik görülmemiştir (İzmir BAM 8. HD. T:17.10.2025, E:2025/535, K:2025/1638).


Konuyla ilgili olduğundan bknz https://www.forumadalet.net/index.php?topic=111514.0
#10
Adana ... Genel İcra Dairesinin 2013/12*** Esas sayılı dosyası ile İstanbul Gayrımenkul Satıs İcra Dairesinin 2023/6** Talimat sayılı dosyası incelendiğinde, İstanbul İli, Sarıyer İlçesi ... Ada No, 3 Parsel sayılı taşınmazdaki 1/48 borçlu payının 31/07/2024 tarihinde 200.000.000,00 TL TL bedelle şikayetçiye ihale edildiği, şikayetçinin ihale bedelini süresinde yatırmadığı, alacaklılar vekili tarafından esas icra dosyasına verilen 09/08/2024 tarihli dilekçede başka bir takip dosyasının alacaklısı olması nedeniyle teminat yatırmadan ihaleye katılan ihale alıcısına 6.250.000,00 TL teminat yatırması için muhtıra gönderilmesine ve teminatın süresinde yatırılmaması halinde 6.250.000,00 TL tutar ile borçlu olarak takibe eklenmesine karar verilmesinin talep edildiği, 15/08/2024 tarihinde icra müdürlüğünce alacaklılar vekilinin talebinin kabulüne karar verildiği ve 16/08/2024 tarihinde 6.250.000,00 TL teminatın 7 günlük sürede yatırılması aksi halde cebri icra işlemlerine başlanacağı ihtarını içeren muhtıra düzenlendiği görülmüştür.

İlk derece mahkemesince, 15/08/2024 tarihli müdürlük kararının ve 15/08/2024 tarihli karara dayanılarak düzenlenen muhtıranın iptaline karar verilmiş, alacaklılar vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

İİK'nun 114/7-6 maddesinde, elektronik satış portalında yapılacak ilanda, satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklı ile ortaklığın satış suretiyle giderilmesinde artırmaya katılmak isteyen pay sahibinin, en geç artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine müracaat etmeleri hâlinde alacağın veya ortaklık payının teminatı karşıladığı miktar kadar kendilerinden teminat alınmayacağı hususu yer alır hükmü yer almaktadır.

Somut olayda, Adana ... Genel İcra Dairesinin 2013/12*** Esas sayılı dosyasından verilen 02/07/2024 tarihli kararda Adana . Genel İcra Daire Dairesinin 2023/38** Esas sayılı dosya alacaklısı olan şikayetçinin artırmaya teminat yatırmadan iştirak ettirilmesine karar verildiği, artırma sonucunda taşınmaz payının şikayetçiye ihale edildiği, ancak şikayetçinin ihale bedelini yatırmadığı görülmüş ise de, teminat yatırmadan artırmaya katılan ve ihale bedelini yatırmayan ihale alıcısından teminatın sonradan alınacağına ilişkin yasal düzenleme bulunmadığı, dolayısıyla teminatın yatırılması, aksi halde cebri icra işlemlerine başlanacağı ihtarını içeren muhtıra düzenlenerek ihale alıcısına (şikayetçiye) gönderilemeyeceği anlaşıldığından istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir. (Adana BAM 10. HD. T:08/05/2026, E:2024/2438, K:2026/1186).


Kimler ihaleye teminatsız katılabilir? Bu sorunun cevabı için bknz https://www.forumadalet.net/index.php?topic=111514.0