Son İletiler
#11
Haciz ve Kıymet Takdiri & Hapis Hakkı İşlemleri / Haciz Sırasında Elektronik Ort...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 11 Haziran 2026, 13:30:05Haciz Mahallinde Evrak Araştırması ve İcra Müdürünün Takdir Yetkisi: Yargıtay'ın Güncel Kararı Işığında Bir İnceleme
İcra ve İflas Hukuku uygulamasında, alacaklı haklarının korunması ile üçüncü kişilerin mülkiyet haklarının dengelenmesi en hassas konulardan biridir. Özellikle haciz mahallinde borçluya ait evrak, bilgisayar veya dijital kayıtların araştırılması talepleri, icra müdürlükleri tarafından sıklıkla reddedilmekte ve bu durum alacaklıların alacağına kavuşmasını zorlaştırmaktaydı.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 07.04.2026 tarihli, Esas: 2025/9812 ve Karar: 2026/2356 sayılı güncel kararı, bu tartışmalara son noktayı koyacak niteliktedir.
1. Uyuşmazlığın Geçmişi ve Olayın Özeti
Söz konusu hukuki süreçte alacaklı vekili, haciz işlemi uygulanırken mahalde elektronik ortamda (bilgisayar vb.) borçlu adına evrak araştırması yapılmasını talep etmiştir. Ancak haciz mahallinde bulunan üçüncü kişi, adresin borçlu ile hiçbir ilgisinin olmadığını beyan etmiş; icra memuru da bu beyanı ve Adalet Bakanlığı'nın konuya ilişkin görüş yazılarını gerekçe göstererek evrak araştırması talebini reddetmiştir.
Alacaklı tarafın bu ret kararına karşı icra mahkemesine yaptığı şikayet başvurusu, İlk Derece Mahkemesi ve istinaf incelemesini yapan Bölge Adliye Mahkemesi (Sakarya BAM 8. HD) tarafından reddedilmiştir. Mahkemeler özetle; İİK'nın 80. maddesindeki yetkinin, borçlu ile 3. kişi arasındaki organik bağın ispatı amacıyla evrak araştırması yapılmasını kapsamadığını savunmuştur.
2. Yargıtay'ın Hukuki Değerlendirmesi ve Gerekçesi
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, alt mahkemelerin bu görüşünü hatalı bulmuş ve icra müdürünün haciz mahallindeki görev tanımını net bir şekilde çizmiştir. Kararda öne çıkan hukuki esaslar şunlardır:
- İcra Müdürünün Takdir Yetkisi Yoktur: İİK'nın 80. ve devamı maddeleri uyarınca, icra müdürü alacaklının haciz istemini yerine getirmek zorundadır. Kanun, icra müdürüne haczin yapılıp yapılmaması konusunda bir takdir yetkisi tanımamıştır.
- Evrak Araştırması Prosedürün Bir Parçasıdır: Haciz yapılan yerde üçüncü bir kişinin bulunması ve istihkak iddia etmesi, evrak araştırması yapılmasına engel değildir. Aksine, icra müdürünün İİK 96 (borçlu elinde haciz) veya İİK 99 (üçüncü kişi elinde haciz) maddelerinden hangisini uygulayacağı ancak evrak araştırması neticesinde belirlenebilir.
- İstihkak İddiası Ayrı Bir Dava Konusudur: Mahalde evrak araştırması yapılması usul ve yasaya aykırı olmayıp, bu araştırma sonucunda elde edilecek bulgular doğrultusunda istihkak prosedürü işletilmelidir. Hukuki durumun netleşmesi için bu araştırmanın yapılması zorunludur.
3. Kararın Forumumuz İçin Önemli Özeti (Emsal Karar Metni)
Yargıtay'ın kararda ortaya koyduğu ve uygulamayı doğrudan değiştirecek olan o kritik paragraf şu şekildedir:
Alıntı yapılan: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi"İcra müdürünce İİK'nın 96. ve 99. maddelerine göre işlem yapılıp yapılmayacağı hususu ancak evrak araştırması sonucunda netleşmektedir. Gerek İİK 96. ve 99. maddeleri şikayeti ve gerekse istihkak iddiası ayrı bir dava konusu olduğundan halihazırda borçluya ait olduğu iddia edilen yerde evrak araştırması yapılması usul ve yasaya aykırı olmamaktadır."
4. Uygulamada Neler Değişecek? (Sonuç ve Değerlendirme)
Bu kararla birlikte "üçüncü kişi beyanı" veya "Adalet Bakanlığı görüş yazısı" gibi gerekçeler boşa çıkmıştır. Kararın pratik sonuçları şunlardır:
- Elektronik/Dijital Araştırma Hakkı: Alacaklılar artık haciz mahallindeki bilgisayarlarda borçlu adının aranmasını (fatura, e-posta, irsaliye kontrolü vb.) çok daha güçlü bir şekilde talep edebileceklerdir.
- Kilitli Yerlerin Açılması: Kararda da hatırlatıldığı üzere, icra müdürü gerekirse çilingir vasıtasıyla kilitli yerleri açtırıp bu araştırmayı ve haczi yapmakla yükümlüdür.
- Yargılama İcra Mahkemesine Aittir: İcra memuru, olay yerinde hakim gibi davranarak "Burada organik bağ yok, o yüzden bakamam" diyemez. Memur araştırmasını yapar, delilleri zapta geçirir; hak sahipliği tartışmasını İcra Mahkemesi yürütür.
Sonuç olarak; Yargıtay alacaklı lehine, takibi etkin kılacak bir karara imza atmıştır. Haciz mahallinde icra memurlarının evrak veya bilgisayar araştırması taleplerinizi reddetmesi halinde, bu güncel bozma kararını icra dosyasına ve şikayet dilekçelerinize eklemeniz hak kaybını önleyecektir.
Konu hakkındaki soru, görüş ve deneyimlerinizi aşağıda yorum olarak paylaşabilirsiniz.
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2025/9812
KARAR NO: 2026/2356
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 23.10.2025
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ..... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Alacaklının icra mahkemesine başvurusunda, haciz işlemi sırasında borçlu adına elektronik ortamda evrak araştırması talep ettiğini, ancak icra memuru tarafından talebin reddedildiğini ileri sürerek evrak araştırması isteminin reddine dair kararın iptalini talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince İİK'nın 80. maddesinde icra memuruna tanınan yetkinin borçlu ile istihkak iddia eden 3. şahıs arasındaki organik bağın ispatı ve 3. kişinin istihkak iddiasının reddine yönelik ispat için evrak araştırması yapılmasını kapsamadığı, bu nedenle evrak araştırması talebinin Adalet Bakanlığı'nın konuya ilişkin görüş bildirim yazısı da nazara alındığında icra memurunca evrak araştırma talebinin reddine dair kararında usul ve yasa hükümlerine aykırılık olmadığı gerekçesiyle şikayetin reddine karar verildiği, alacaklı yanca istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince benzer gerekçelerle başvurunun esastan reddi yönünde hüküm kurulduğu görülmektedir.
İİK'nın 80. ve müteakip maddeleri uyarınca icra müdürü, borçlunun gösterilen adresinde talep üzerine gerektiğinde kilitli yerlerin (ev ya da iş yeri kapısı) çilingir vasıtasıyla açtırılması suretiyle haciz işlemini yapmak zorundadır. Bir başka anlatımla, anılan yasal düzenlemelerde, icra müdürüne alacaklının haciz isteminin yerine getirilip getirilmemesi konusunda takdir yetkisi tanınmamıştır. Bu durumda icra memuru haczi ve gerektiğinde evrak araştırmasını yapmak durumda olup, haciz yapılan yerde 3. kişi bulunduğu ve istihkak iddia edildiği takdirde, icra müdürü tarafından beyanlar zapta geçirilip, İİK'nin 96. ve bunu izleyen maddelerdeki prosedürün uygulanması gerekmektedir.
Somut olayda, alacaklı vekili haciz mahallinde elektronik ortamda borçlu ismi yazılarak evrak araştırması yapılmasını istemiş, icra memurunca bu istem reddedilmiş ve ret kararı şikayete konu edilmiştir. Haciz tutanağından haciz mahallinde borçlunun bulunmadığı, mahalde bulunan üçüncü kişi tarafından adresin borçlu ile alakasının olmadığının bildirildiği anlaşılmaktadır. Eğer 3. kişi haczi yapılan yerin borçluya ait olmadığı iddiasında ise icra müdürü tarafından beyanları zapta geçirilip, İİK'nın 96. ve bunu izleyen maddelerdeki prosedürün uygulanması gerekir. İcra müdürünce İİK'nın 96. ve 99. maddelerine göre işlem yapılıp yapılmayacağı hususu ancak evrak araştırması sonucunda netleşmektedir. Gerek İİK 96. ve 99. maddeleri şikayeti ve gerekse istihkak iddiası ayrı bir dava konusu olduğundan halihazırda borçluya ait olduğu iddia edilen yerde evrak araştırması yapılması usul ve yasaya aykırı olmamaktadır. O halde İlk Derece Mahkemesince, şikayetin kabulü yerine şikayetin reddine yönelik hüküm tesisi ve Bölge Adliye Mahkemesince de başvurunun esastan reddi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ :
Alacaklının temyiz isteminin kabulü ile yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, Bölge Adliye Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 07.04.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#12
Haciz ve Kıymet Takdiri & Hapis Hakkı İşlemleri / Ynt: Müdahalenin Meni ve Muhde...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 11 Haziran 2026, 13:11:58Diğer kararlar için https://www.forumadalet.net/index.php?topic=111378.0
#13
Satış (ihale) & Paraların Paylaştırılması / Toplu Rehinde Taşınmazlardan B...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 10 Haziran 2026, 10:58:40İcra ve İflas hukuku ile eşya hukukunun kesiştiği en kritik noktalardan biri, alacaklının alacağına kavuşma hakkı ile borçlunun mülkiyet hakkı arasındaki hassas dengedir. Bu yazı, özellikle toplu rehin (birden fazla taşınmazın aynı borç için güvence olması) durumlarında bu dengenin nasıl kurulması gerektiğini güncel yargı kararları ışığında ele almaktadır.
Toplu Rehin ve İcra Satışlarında Sınır: Alacaklı Ne İsteyebilir, İcra Müdürü Ne Satar?
Bir borcun ödenmemesi durumunda alacaklının teminatı paraya çevirme (rehnin paraya çevrilmesi) hakkı mutlaktır. Ancak bu hak sınırsız değildir. İcra ve İflas Kanunu (İİK) ile Türk Medeni Kanunu (TMK), borçluyu aşırı ve keyfi mülkiyet kaybından koruyan "orantılılık" ilkeleri barındırır. Kuşkusuz, birden fazla taşınmazın rehinli olduğu durumlarda satışın nasıl gerçekleşmesi gerektiğini üç temel aşamada inceleyebiliriz.
1. Satış Bedeli ve Orantılılık İlkesi (İİK m. 129, 115 ve 109)
İcra yoluyla yapılan satışlarda taşınmazın yok pahasına satılmasını önlemek için kanun koyucu katı asgari sınırlar belirlemiştir. İİK'nun 129. maddesine istinaden İİK'nun 115. Maddesine göre bir malın ihale edilebilmesi (satılabilmesi) için şu şartların bir arada gerçekleşmesi gerekir:
Bu şartlar sağlandığında dahi satış süreci sınırsız ilerlemez. İİK'nun 109. maddesi, icra hukukunda orantılılığın temel taşıdır. Satış bedeli, kesinleşmiş alacakların toplam miktarını karşıladığı (baliğ olduğu) anda satış derhal durdurulur. Yani, icra dosyasında birden fazla taşınmaz satışa çıkarılmışsa ve ilk birkaç taşınmazın satışı tüm borcu ve masrafları kapatmaya yetiyorsa, icra müdürü geri kalan taşınmazların satışını yapmakta serbest değildir; kalan satışları iptal etmek zorundadır.
2. Birden Fazla Taşınmazın Teminat Olması: Toplu Rehin (TMK m. 855)
Tek bir alacağın birden fazla gayrimenkul ile güvence altına alınmasına TMK'da toplu rehin adı verilir. TMK'nun 855/1. maddesi bu müessesenin kurulabilmesi için kesin şartlar öngörür. Toplu rehin ancak şu iki durumdan birinin varlığı halinde mümkündür:
Eğer bu şartlar yoksa, yani taşınmazlar farklı kişilere ait ve bu kişiler arasında müteselsil sorumluluk bulunmuyorsa, toplu rehin kurulamaz. Bu durumda "rehin yükünün paylaştırılması" gerekir; yani hangi taşınmazın borcun ne kadarlık kısmından sorumlu olacağı rehin kurulurken sözleşmede tek tek belirtilmelidir.
Toplu rehinde taşınmazlar arasında sıkı bir hukuki bağ vardır. Borç tek, teminat çoktur. Ancak alacaklı, teminatı ne kadar çok olursa olsun alacağını yalnızca bir kez tahsil edebilir. Taşınmazlardan birinin satılmasıyla alacak tamamen karşılanırsa, diğer taşınmazlar üzerindeki rehin hakkı da hukuki dayanaktan yoksun kalır ve sona erer.
3. Alacaklının Talebi ile İcra Müdürünün Yetkisi Arasındaki Çatışma (TMK m. 873/3)
Sistemin en can alıcı noktası, alacaklının talebi ile icra müdürünün satış yetkisinin kanunla nasıl çerçevelendiğidir. TMK'nın 873/3. maddesi, alacaklıya bir mecburiyet, icra müdürüne ise bir sınır çizer.
▶ İpotek Alacaklısı
▶ İcra Müdürü
Alacaklı alacağına kavuşamadığında, "Sadece şu değerli taşınmazı satın, diğerleri kalsın" diyemez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (27.11.2002 T. 12-823/1020 K.) yerleşik içtihadında da vurgulandığı üzere, alacaklı tüm taşınmazların paraya çevrilmesini aynı anda istemek zorundadır. Bu zorunluluk, tamamen borçluyu korumaya yönelik, alacaklının keyfiliğini engelleyen bir kalkan niteliğindedir. Ancak bu talebin gereğini yapacak olan icra müdürü, borç kapandığı an satış işlemlerine son verecektir.
Sonuç
(İzmir BAM 12. HD. 18.12.2025, E:2025/1329, K:2025/2336 Kararı ve Yargıtay 12. HD. 09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635 Onaması)
Bu güncel yargı kararları, icra hukukunun şekli kuralları ile eşya hukukunun temel prensiplerinin birlikte nasıl uygulanması gerektiğini teyit etmektedir. Toplu rehin kurumunda alacaklıya tanınan geniş teminat havuzu, tahsilat aşamasında kanuni sınırlamalara tabidir. Alacaklı "hepsini sat" demek zorunda bırakılarak keyfilikten uzaklaştırılırken, icra müdürü de "yeteri kadarını sat" kuralıyla borçlunun gereksiz yere malvarlığı kaybı yaşamasının önüne geçmektedir.
YARGI KARARININ ÖZETİ
İİK'nun 129. maddesinde "artırma bedelinin malın tahmin edilen bedelinin %50'sini bulması ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin edilmiş ise, bu suretle rüçhanı olan malların mecmundan fazla olması ve bundan başka paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını aşması gerekir." hükmü düzenlenmiştir.
İİK'nun 109. Maddesine göre "satış bedeli, haklarında haciz katileşmiş olan alacakların mecmu miktarına baliğ olursa satış tatil edilir" taşınmazların birinin yada bir kaçının satılması tüm alacakları tatmine yeterli ise, artık bundan sonraki diğer taşınmazların icra müdürlüğünce satışının yapılmaması gerekir.
TMK'nun 855/1-2. Maddesi ise; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır. Aynı alacak için birden çok taşınmazın rehnedildiği diğer hâllerde, her taşınmazın alacağın ne miktarı için güvence oluşturduğu rehin kurulurken belirtilir" hükmünü içermektedir. Buna göre, birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum, toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Toplu rehin, Türk Medeni Kanunu'nun "Taşınmaz birden çok ise" kenar başlığını taşıyan 855/1. maddesinde; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır" şeklinde düzenlenmiştir. Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, "üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması" ya da "taşınmazlar ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları" hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşınmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının, teminat ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehnin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 Sayılı TMK'nın 873/3. maddesinde; "Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber, icra memuru ancak gerektiği kadarını satar" hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk, alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmasını önlemeye yöneliktir (HGK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.). (İzmir BAM 12. HD. T:18/12/2025, E:2025/1329, K:2025/2336, (ONAMA) Yargıtay 12. HD. T:09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635)
Toplu Rehin ve İcra Satışlarında Sınır: Alacaklı Ne İsteyebilir, İcra Müdürü Ne Satar?
Bir borcun ödenmemesi durumunda alacaklının teminatı paraya çevirme (rehnin paraya çevrilmesi) hakkı mutlaktır. Ancak bu hak sınırsız değildir. İcra ve İflas Kanunu (İİK) ile Türk Medeni Kanunu (TMK), borçluyu aşırı ve keyfi mülkiyet kaybından koruyan "orantılılık" ilkeleri barındırır. Kuşkusuz, birden fazla taşınmazın rehinli olduğu durumlarda satışın nasıl gerçekleşmesi gerektiğini üç temel aşamada inceleyebiliriz.
1. Satış Bedeli ve Orantılılık İlkesi (İİK m. 129, 115 ve 109)
İcra yoluyla yapılan satışlarda taşınmazın yok pahasına satılmasını önlemek için kanun koyucu katı asgari sınırlar belirlemiştir. İİK'nun 129. maddesine istinaden İİK'nun 115. Maddesine göre bir malın ihale edilebilmesi (satılabilmesi) için şu şartların bir arada gerçekleşmesi gerekir:
- %50 Kuralı: Artırma bedeli, malın tahmin edilen (muhammen) bedelinin en az %50'sine ulaşmalıdır.
- Rüçhanlı Alacakların Korunması: Satış isteyenin alacağından önce gelen (rüçhanlı) başka alacaklar varsa, teklif edilen bedel bu alacakların toplamından fazla olmalıdır.
- Masrafların Karşılanması: Teklif edilen bedel, paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını mutlaka aşmalıdır.
Bu şartlar sağlandığında dahi satış süreci sınırsız ilerlemez. İİK'nun 109. maddesi, icra hukukunda orantılılığın temel taşıdır. Satış bedeli, kesinleşmiş alacakların toplam miktarını karşıladığı (baliğ olduğu) anda satış derhal durdurulur. Yani, icra dosyasında birden fazla taşınmaz satışa çıkarılmışsa ve ilk birkaç taşınmazın satışı tüm borcu ve masrafları kapatmaya yetiyorsa, icra müdürü geri kalan taşınmazların satışını yapmakta serbest değildir; kalan satışları iptal etmek zorundadır.
2. Birden Fazla Taşınmazın Teminat Olması: Toplu Rehin (TMK m. 855)
Tek bir alacağın birden fazla gayrimenkul ile güvence altına alınmasına TMK'da toplu rehin adı verilir. TMK'nun 855/1. maddesi bu müessesenin kurulabilmesi için kesin şartlar öngörür. Toplu rehin ancak şu iki durumdan birinin varlığı halinde mümkündür:
- Rehnedilen taşınmazların tamamının aynı kişiye (malike) ait olması.
- Taşınmazlar farklı kişilere aitse, bu kişilerin borçtan müteselsilen (zincirleme) sorumlu olmaları.
Eğer bu şartlar yoksa, yani taşınmazlar farklı kişilere ait ve bu kişiler arasında müteselsil sorumluluk bulunmuyorsa, toplu rehin kurulamaz. Bu durumda "rehin yükünün paylaştırılması" gerekir; yani hangi taşınmazın borcun ne kadarlık kısmından sorumlu olacağı rehin kurulurken sözleşmede tek tek belirtilmelidir.
Toplu rehinde taşınmazlar arasında sıkı bir hukuki bağ vardır. Borç tek, teminat çoktur. Ancak alacaklı, teminatı ne kadar çok olursa olsun alacağını yalnızca bir kez tahsil edebilir. Taşınmazlardan birinin satılmasıyla alacak tamamen karşılanırsa, diğer taşınmazlar üzerindeki rehin hakkı da hukuki dayanaktan yoksun kalır ve sona erer.
3. Alacaklının Talebi ile İcra Müdürünün Yetkisi Arasındaki Çatışma (TMK m. 873/3)
Sistemin en can alıcı noktası, alacaklının talebi ile icra müdürünün satış yetkisinin kanunla nasıl çerçevelendiğidir. TMK'nın 873/3. maddesi, alacaklıya bir mecburiyet, icra müdürüne ise bir sınır çizer.
▶ İpotek Alacaklısı
- Kanuni Yükümlülük: Üzerinde toplu rehin bulunan taşınmazların tamamının aynı anda satılmasını talep etmek zorundadır.
- Amacı: Alacaklının taşınmazlar arasında keyfi seçim yaparak borçluyu mağdur etmesini önlemek.
▶ İcra Müdürü
- Kanuni Yükümlülük: Talep tüm taşınmazlar için gelse dahi, yalnızca borcu karşılamaya yetecek kadar taşınmazı satmakla yetinir.
- Amacı: Taşkın satışı (İİK m. 109) engellemek ve mülkiyet hakkını korumak.
Alacaklı alacağına kavuşamadığında, "Sadece şu değerli taşınmazı satın, diğerleri kalsın" diyemez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (27.11.2002 T. 12-823/1020 K.) yerleşik içtihadında da vurgulandığı üzere, alacaklı tüm taşınmazların paraya çevrilmesini aynı anda istemek zorundadır. Bu zorunluluk, tamamen borçluyu korumaya yönelik, alacaklının keyfiliğini engelleyen bir kalkan niteliğindedir. Ancak bu talebin gereğini yapacak olan icra müdürü, borç kapandığı an satış işlemlerine son verecektir.
Sonuç
(İzmir BAM 12. HD. 18.12.2025, E:2025/1329, K:2025/2336 Kararı ve Yargıtay 12. HD. 09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635 Onaması)
Bu güncel yargı kararları, icra hukukunun şekli kuralları ile eşya hukukunun temel prensiplerinin birlikte nasıl uygulanması gerektiğini teyit etmektedir. Toplu rehin kurumunda alacaklıya tanınan geniş teminat havuzu, tahsilat aşamasında kanuni sınırlamalara tabidir. Alacaklı "hepsini sat" demek zorunda bırakılarak keyfilikten uzaklaştırılırken, icra müdürü de "yeteri kadarını sat" kuralıyla borçlunun gereksiz yere malvarlığı kaybı yaşamasının önüne geçmektedir.
YARGI KARARININ ÖZETİ
İİK'nun 129. maddesinde "artırma bedelinin malın tahmin edilen bedelinin %50'sini bulması ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin edilmiş ise, bu suretle rüçhanı olan malların mecmundan fazla olması ve bundan başka paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını aşması gerekir." hükmü düzenlenmiştir.
İİK'nun 109. Maddesine göre "satış bedeli, haklarında haciz katileşmiş olan alacakların mecmu miktarına baliğ olursa satış tatil edilir" taşınmazların birinin yada bir kaçının satılması tüm alacakları tatmine yeterli ise, artık bundan sonraki diğer taşınmazların icra müdürlüğünce satışının yapılmaması gerekir.
TMK'nun 855/1-2. Maddesi ise; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır. Aynı alacak için birden çok taşınmazın rehnedildiği diğer hâllerde, her taşınmazın alacağın ne miktarı için güvence oluşturduğu rehin kurulurken belirtilir" hükmünü içermektedir. Buna göre, birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum, toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Toplu rehin, Türk Medeni Kanunu'nun "Taşınmaz birden çok ise" kenar başlığını taşıyan 855/1. maddesinde; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır" şeklinde düzenlenmiştir. Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, "üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması" ya da "taşınmazlar ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları" hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşınmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının, teminat ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehnin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 Sayılı TMK'nın 873/3. maddesinde; "Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber, icra memuru ancak gerektiği kadarını satar" hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk, alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmasını önlemeye yöneliktir (HGK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.). (İzmir BAM 12. HD. T:18/12/2025, E:2025/1329, K:2025/2336, (ONAMA) Yargıtay 12. HD. T:09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635)
#14
İcra Takip İşlemleri / İhtiyati Tedbir Kararı Kısa Ka...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 05 Haziran 2026, 11:58:30Menfi Tespit Davasının Reddinde İhtiyati Tedbirin Akıbeti: Gerekçeli Kararın Yazılması veya Kararın Kesinleşmesi Beklenir mi?
Kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla başlatılan icra takiplerinde, borçlu olmadığını iddia eden tarafın başvurduğu en temel hukuki yol menfi tespit davası açmaktır. Bu davalarda borçlu, icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmesini engellemek için genellikle bir teminat mektubu sunarak ihtiyati tedbir kararı alır.
Peki, mahkeme menfi tespit davasını reddederse bu tedbir ne zaman kalkar? İcra müdürlüğünün teminat mektubunu paraya çevirmesi için mahkemece gerekçeli kararın yazılmasını veya kararın kesinleşmesini beklemesi gerekir mi? İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nin verdiği güncel bir karar, bu sorulara net bir nokta koyuyor.
Olayın Gelişimi ve Hukuki Uyuşmazlık
Olayda, alacaklı tarafından borçlu şirket aleyhine bir icra takibi başlatılır. Borçlu şirket ise Asliye Ticaret Mahkemesi'nde menfi tespit davası açarak, teminat karşılığında "paranın alacaklıya ödenmemesi" yönünde ihtiyati tedbir kararı alır ve teminat mektubunu icra dosyasına sunar.
Ancak menfi tespit davası, ilerleyen aşamalarda "dava şartı yokluğu" nedeniyle reddedilir. Bunun üzerine alacaklı vekili, henüz gerekçeli karar bile yazılmadan (kısa karar ile) icra müdürlüğüne başvurarak teminat mektubunun nakde çevrilmesini ve alacağın ödenmesini talep eder. İcra müdürlüğü bu talebi kabul edip bankaya müzekkere yazar.
Borçlu şirket bu işleme karşı İcra Hukuk Mahkemesi'ne şikayet yoluna başvurur. Borçlunun temel argümanı şudur: Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 397/2'ye göre, mahkeme aksi yönde karar vermedikçe ihtiyati tedbir kararı nihai kararın kesinleşmesine kadar devam eder. İcra müdürü gerekçeli kararın yazılmasını ve kararın kesinleşmesini beklemeden hukuka aykırı işlem yapmıştır.
Mahkemenin ve İstinafın Değerlendirmesi: "Özel Hüküm Genel Hükmü Aşar"
İlk derece mahkemesi ve sonrasında dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 21. Hukuk Dairesi, borçlunun bu argümanını reddederek alacaklıyı haklı bulmuştur. Verilen kararın hukuki dayanakları şu şekildedir:
- İİK Madde 72/4 Net Bir Özel Hükümdür: İcra ve İflas Kanunu'nun 72. maddesinin 4. fıkrası, menfi tespit davasının alacaklı lehine sonuçlanması (davanın reddi) halinde ihtiyati tedbirin kendiliğinden kalkacağını açıkça düzenler.
- Kesinleşme veya Gerekçeli Karar Beklenmez: İcra Hukuku, genel usul hukukuna (HMK) göre özel ve hızlı işleyen kurallar içerir. Menfi tespit davasının reddine dair kısa karar verildiği anda (dava şartı yokluğundan reddedilmiş olsa bile) dava alacaklı lehine sonuçlanmış sayılır ve tedbir başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın ortadan kalkar.
- Zarar Doğarsa Sorumluluk Kime Ait? Eğer borçlu davanın reddi kararını İstinaf veya Yargıtay'da bozdurur ve nihayetinde haklı çıkarsa, alacaklının parayı erken tahsil etmesinden doğan zararlarını Ticaret Mahkemesi'ne yatırılan teminattan tazmin etme hakkı saklıdır. Bu durum, icra müdürlüğünün işlemi yapmasına engel değildir.
Bu Karardan Çıkarılacak Önemli Sonuçlar
- Alacaklılar İçin: Menfi tespit davası lehinize reddedildiği (kısa karar yüzünüze okunduğu) an, gerekçeli kararın yazılmasını veya kararın kesinleşmesini beklemeden doğrudan icra müdürlüğüne gidip veznedeki teminatın veya paranın tarafınıza ödenmesini talep edebilirsiniz.
- Borçlular İçin: Aldığınız ihtiyati tedbir kararı sizi davanın sonuna kadar korur ancak ilk derece mahkemesinde davayı kaybettiğiniz anda bu kalkan düşer. Kararı istinafa taşımanız, tedbirin devamını kendiliğinden sağlamaz.
Duran Takibin Kısa Karar ile Devamı Sağlanabilir mi?
Hayır. İhtiyati tedbir ara karar ile de uygulanabilir. Ancak itirazın kaldırılması veya iptaline dair kısa karara ilişkin duruşma tutanakları HMK'nun 297 maddesindeki unsurları taşımadığından ve dolayısıyla itirazın kaldırılmasına veya iptaline dair ilam niteliğinde sayılmadığından gerekçeli karar ibraz edilmeden, duran takibin kısa karar ile devamının sağlanması mümkün değildir (bknz. https://www.forumadalet.net/index.php?topic=110689.0).
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARININ TAM METNİ
T.C.
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
21. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO: 2020/287 Esas
KARAR NO: 2020/1902 Karar
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
21. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO: 2020/287 Esas
KARAR NO: 2020/1902 Karar
DAVANIN KONUSU: Şikayet (İcra Memur Muamelesi)
KARAR TARİHİ: 05/10/2020
KARARIN YAZILDIĞI TARİH: 05/10/2020
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının yasal süresi içerisinde istinaf yolu ile incelenmesi talep edilmiş olup, dosya yerel mahkemece Dairemize gönderilmiş olmakla, üye hakim tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosyadaki tüm belgeler okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp, düşünüldü.
İDDİA VE SAVUNMANIN ÖZETİ:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, müvekkili şirket hakkında, . İcra Müdürlüğü'nün 2019/142** Esas sayılı takip dosyası ile icra takibi başlatıldığını, müvekkili şirket tarafından davalı tarafa İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2019/2** esas sayılı dosyası ile menfi tespit davası açıldığını, menfi tespit davasında teminatla paranın alacaklıya ödenmemesi hususunda ihtiyati tedbir kararı verildiğini, tedbir kararı uyarınca istenilen kesin teminat mektubunu icra dairesine sunarak mahkemenin tedbir kararının uygulandığını, menfi tespit davasının dava şartı yokluğu nedeniyle reddedildiğini, davalı vekilinin icra müdürlüğünden teminat mektubunun bankaya gönderilerek mektubun nakde çevrilmesini ve borca yeter miktarın müdürlüğe gönderilmesini talep ettiğini, icra müdürlüğünün bankaya müzekkere yazarak teminat mektubunun nakde çevrilmesini ve borca yeter miktarın müdürlüğe gönderilmesini talep ettiğini, icra müdürlüğünden tedbir kararının kararın kesinleşmesine kadar devam edeceği belirtilerek ilgili karardan dönülmesi taleplerinin red edildiğini ileri sürerek icra müdürlüğünün 09/10/2019 tarihli kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili davanın reddini istemiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ:
İlk derece mahkemesi tarafından, İK'nun 72. maddesinin 4. fıkrasında yer alan yasal düzenleme uyarınca, menfi tespit davasının alacaklı lehine sonuçlanması, davanın reddine karar verilmesi halinde, icra veznesine giren paranın alacaklıya ödenmemesine dair tedbirin kendiliğinden kalkacağı, menfi tespit davasının reddine karar verilmiş olması nedeniyle, belirtilen tedbir kendiliğinden kalkacağından, dosya borcuna karşılık verilen teminat mektubunun paraya çevrilmesi ve dosya borcunun alacaklıya ödenmesine karar verilmesinde hukuka aykırı bir durum bulunmadığı, ancak menfi tespit davasının reddine dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklının ihtiyati tedbir nedeniyle alacağını geç almış olmaktan doğan zararlarını menfi tespit davasını gören Ticaret Mahkemesine teminat olarak yatırılan tutardan tazmin edebileceği, yapılan işlemlerde hukuka aykırı bir yan bulunmadığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verilmiştir.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle, müdürlüğün her ne kadar kararında mahkeme kararının kesinleşmiş olmasına gerek olmadan alacaklının talebinin kabul edilebileceğini ve HMK 397.maddesinin genel hüküm, İcra İflas Kanunun maddelerinin ise özel hüküm olduğunu ve bu nedenle teminat mektubunun paraya çevrilmemesi talebinin reddine karar vermiş olsa dahi İİK madde 72/4 hükmünün kısa kararlar açısından uygulanabilme kabiliyetine sahip olmadığını, dolayısıyla müdürlüğün bu kararını, Hukuk Muhakemeleri Kanununda açıkça düzenlenen ve her ihtiyati tedbir kararında uygulanması zorunlu olan kanun maddelerine açık ve net bir şekilde aykırı verdiğini, İcra İflas Kanunu'nun özel hükümlerinin uygulanamayacağı bu halde ihtiyati tedbir kararının HMK madde 397/2 uyarınca; mahkemece aksi belirtilmediği halde, nihai kararın kesinleşmesine kadar devam edeceğinin düzenlenmiş olduğunu, burada mahkemenin ihtiyati tedbir kararı verdikten sonra aksi bir kararı olmadığı gibi, kısa karardan sonra yazılması gereken gerekçeli kararın yazılması ve en nihayetinde dosyanın kesinleşmesi beklenilmeden yazılmasının usul ve yasaya aykırılık oluşturduğunu, bu evrede taraflarca gerekçelendirilmiş bir karar bulunmadığından ihtiyati tedbir kararının tanımında ifade edilen "Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâlleri" devam etmekte olup Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlalinin ortada olduğunu ileri sürerek istinaf talebinde bulunmuştur.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:
İncelenen tüm dosya kapsamına göre davalı tarafından davacı hakkında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde bulunulduğu, davacı tarafından menfi tespit davası açıldığı, menfi tespit davasında teminatla icra veznesine girecek paranın ödenmemesi hususunda tedbir kararı verildiği sonrasında menfi tespit davasının dava şartı yokluğu nedeni ile reddine karar verildiği alacaklı vekili tarafından mahkemenin kısa kararı sunularak bankaya teminat mektubunun paraya çevrilmesi talebi üzerine talep doğrultusunda işlem yapıldığı davacı vekilinin karardan dönülmesi talebinin icra müdürlüğü tarafından reddine karar verildiği, davacı vekili tarafından bu karara karşı şikayette bulunulduğu ilk derece mahkemesi tarafından şikayetin reddine karar verildiği davacı vekili tarafından istinaf talebinde bulunulduğu anlaşılmıştır.
İlk derece mahkemesi kararında da açıklandığı gibi İİK 72/4. fıkrası dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar, hükmünü içerdiğinden, menfi tespit davasının dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiş olmakla alacaklı lehine sonuçlandığından ihtiyati tedbir kararı kendiliğinden kalkacağından icra müdürlüğü kararı ve şikayetin reddine ilişkin mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olmakla yerinde bulunmayan istinaf talebinin reddine karar verilmesi gerekmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1- İstinaf başvurusunun Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-b.1 maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE,
2- a) Peşin alınan harcın mahsubu ile başkaca harç alınmasına yer olmadığına,
b) İstinaf yargılama giderlerinin başvuran üzerinde bırakılmasına;
Gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 7035 Sayılı Kanunla değişik 6100 Sayılı HMK'nun 361/1.md.gereğince 2 (iki) hafta içerisinde Dairemize veya Dairemize gönderilmek üzere başka yer Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesine veya İlk Derece Mahkemesine dilekçe verilmek suretiyle Yargıtayın ilgili Hukuk Dairesince incelenmek üzere temyiz yasa yoluna başvurma hakkı bulunduğuna oy birliği ile karar verildi. 05/10/2020
#15
Arabuluculuk & Uzlaştırma / Arabuluculuk Görüşmelerinde İr...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 04 Haziran 2026, 22:53:59Yargıtay'dan Emsal Karar: Aynı Gün Yapılan Fesih ve Arabuluculuk Görüşmelerinde İrade Fesadı ve Gabin
Giriş
İş uyuşmazlıklarında ihtiyari arabuluculuk süreci, tarafların serbest iradeleriyle müzakere ederek sonuca ulaşmalarını hedefler. Ancak uygulamanın sadece "dava açmayı engelleme" veya "işçi alacaklarını düşük meblağlarla kapatma" aracı olarak kullanılması, Yargıtay denetimine takılmaktadır. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin yakın tarihli kararı, arabuluculuk sürecinde gabin (aşırı yararlanma) ve irade fesadı kavramlarına dair çok net sınırlar çiziyor.
Olayın Özeti
Karara konu olayda; 6 yılı aşkın kıdemi ve aylık 51.808 TL brüt ücreti bulunan bir işçinin iş sözleşmesi feshediliyor. Fesih ile aynı gün işçi, işverenin sürekli çalıştığı bir arabulucuya götürülerek tüm haklarına karşılık 156.058,70 TL ödenmesi konusunda anlaştırılıyor. Ancak işçinin "karışık anksiyete ve depresif bozukluk" tedavisi gördüğü, kullandığı ilaçlar nedeniyle algısının zayıfladığı tıbbi raporlar ve tanık beyanlarıyla sabittir.
Yargıtay Kararının Öne Çıkan Gerekçeleri
Mahkeme, ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptaline karar verirken şu hususların altını çizmiştir:
- Aynı Gün Kuralı ve Düşünme Payı: Fesih tarihi ile arabuluculuk sürecinin başlayıp bittiği tarihin aynı gün olması, işçiye yeterli düşünme ve karar alma imkânının tanınmadığını göstermektedir.
- Gabin (Aşırı Yararlanma) Unsuru: İşçinin 6 yılı aşan kıdemi ve maaşı göz önüne alındığında ödenen 156.058 TL'lik tutar oldukça orantısızdır (objektif unsur). İşveren karşısında zayıf konumda olan işçi açısından bu durum aşırı yararlanma niteliğindedir.
- Müzakere Yokluğu ve Dayatma: Arabulucu seçiminde ve görüşme yerinde işçinin hiçbir iradesi bulunmamaktadır. Süreç, arabulucunun davetiyle değil işverenin dayatmasıyla yürütülmüştür.
- Arabuluculuğun Amacından Sapması: Arabuluculuk, mevcut uyuşmazlığın müzakere edilerek çözülmesi içindir; salt işçinin ileride dava açmasını engellemek amacıyla kullanılan bir yöntem olamaz.
Değerlendirme
Bu karar, ihtiyari arabuluculuk tutanaklarının mutlak bir dokunulmazlığı olmadığını; irade fesadı, fiili müzakere eksikliği ve gabin durumlarında geçersizliğinin tespit edilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Arabuluculuk pratiği yürüten hukukçuların ve işçi-işveren vekillerinin sürecin şekli unsurları kadar maddi unsurlarına da azami dikkat etmesi gerektiği bir kez daha vurgulanmıştır.
Yargıtay Kararının Tam Metni:
(Karar metni aşağıdadır)
T.C.
YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
Esas No: 2025/9390
Karar No: 2026/1065
Karar Tarihi: 10.02.2026
MAHKEMESİ : Tekirdağ Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2025/1578 E., 2025/1684 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Çerkezköy 2. İş Mahkemesi
SAYISI : 2024/750 E., 2025/168 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi.
Davalı vekili tarafından temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmiş ise de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369/2 hükmü gereğince duruşma isteğinin mahiyetten reddi ile incelemenin dosya üzerinden yapılmasına karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 14.05.2018-04.09.2024 tarihleri arasında davalı nezdinde çalıştığını, müvekkilinin ruhsal rahatsızlıkları bulunduğundan ve ağır ilaçlar kullandığından bahisle iş sözleşmesinin davalı tarafından feshedildiğini, müvekkilinin aynı tarihte davalı Şirketin sürekli çalışmış olduğu bir arabulucunun ofisine götürülerek tüm alacaklarını ödeyeceklerini, hatta işsizlik ödeneğinden de yararlandıracaklarını beyan ederek apar topar imza atmaya sürüklendiğini, kendisine 156.058,70 TL ödeneceğini öğrenen müvekkilinin hesaplama yapma hususunda bir yetkinliği olmadığından ve maddi olarak ihtiyacı olan bir dönemde bulunduğundan teklifin isabetli olduğuna inandırılarak imza attığını, davacının son net ücretinin 51.750,00 TL olduğunu, bu hususlar dikkate alındığında gabinin objektif unsurunun somut olay bakımından gerçekleştiğini, ayrıca tutanağın imza tarihinde müvekkilinin karışık anksiyete ve depresif bozukluk tanısı ile tedavi gördüğünü, bir kısım ilaçlar kullandığını, bu ilaçların yan etkileri olarak da müvekkilinin zihin karışıklığını ve uyuşukluğunu sık sık hissettiğini, çoğu olayda karar almakta dahi zorlanabildiğini, bu durumun raporlar ile sabit olduğunu, müvekkilinin bu yan etkiler altında ve Şirket yetkilisinin kendisinin paraya olan ihtiyacını fırsat bilmesi sebebiyle imzalatılan ... numaralı arabuluculuk tutanağının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının 14.05.2018–04.09.2024 tarihleri arasında müvekkili Şirketin çelikli üretim/kaynak montaj bölümünde üretim elemanı olarak çalıştığını, davacının son ücretinin aylık brüt 51.808,00 TL olduğunu, müvekkili Şirketçe her ne kadar davacı yanca iş sözleşmesinin feshi yönünde irade ortaya konulmuş ise de davacının açık ve net bir şekilde artık davalı Şirkette çalışmak istemediğini beyan etmesi üzerine, davacının işbu tutumu ve bakış açısı neticesinde bundan sonraki süreçte davacının çalışma performansından beklenen faydanın sağlanamayacağı düşüncesi ile kendisinin 6 yıllık çalışan olması, çalışma süresi boyunca işi ile ilgili yarattığı memnuniyet ve güven karşısında, kendisine uygun bir meblağ ödenmesine karar verildiğini, davacının psikolojik sorunlarının olmasının işe gelmesine ve çalışabilmesine engel değil ise hesaplama yapabilmeye ya da en azından istemediği bir durumu kabul etmemeye de engel olmaması gerektiğini, davacı yanın bilgisizliğinden ve tecrübesizliğinden faydalanıldığı iddiasının tamamen gerçek dışı olduğunu, ihtiyari arabuluculuk sürecinin usulüne uygun şekilde başlatıldığını ve yürütüldüğünü savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacının davalı nezdinde çalışırken 04.09.2024 tarihinde işten çıkarıldığı, kendisine yeterli kadar düşünme süresi verilmeksizin aynı tarihte ihtiyari arabuluculuk görüşmesi gerçekleştirerek iş sözleşmesinin sona erdirildiği, sürecin başladığı tarih ile sona erdiği tarihin 04.09.2024 tarihi olduğu, arabuluculuk görüşmesi talebinin davacıdan geldiğine dair dosya kapsamında bir delil bulunmadığı, dinlenen tanık beyanlarından davacının 6 yıllık bir kıdeminin bulunduğu ve bu çalışmasının karşılığında kendisine 156.000,00 TL ödeme yapıldığı; ancak tanık olarak bildirilen ve 3 yıllık kıdemi olan L.B'ye dahi 162.000,00 TL ödeme yapıldığı, davacının alacağının çok daha fazla olduğu ve bu hâli ile iradesinin fesata uğramış olduğu; davacının iş sözleşmesinin alacakları ödenmek suretiyle feshedildiği, taraflar arasında ikale sözleşmesi yerine geçmek üzere ihtiyari arabulucuk anlaşma tutanağı düzenlendiğinin ileri sürülebileceği, işverence işçinin iş sözleşmesinin ikale ile sonlandırıldığının kabul edilmesi için işçiye makul bir yarar sağlanmış olması gerektiği, somut olayda taraf ve tanık beyanlarından ikale önerisinin işverence gerçekleştirildiği anlaşılmakla davacının bu teklifi kabul etmesinde makul yararının gözetilmiş olması gerekmekte olup davacıya hak edişleri haricinde makul yarar sağlandığının da ispat olunamadığı gerekçesiyle taraflarca imzalanan 04.09.2024 tarihli ihtiyari arabuluculuk tutanaklarının geçersizliğinin tespitine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı tarafça gabin nedeniyle ihtiyari arabuluculuk tutanağının iptalinin talep edildiği, fesih tarihinden hemen önce Çorlu Devlet Hastanesince düzenlenen 06.06.2024, 07.08.20 24... .08.2024 tarihli raporlara göre davacının "karışık anksiyete ve depresif bozukluk" tanısı ile bir süredir ilaç kullandığının anlaşıldığı, 29.08.2024 tarihli raporda davacının ilaca bağlı olarak sedasyon ve uyuşukluk nedeniyle iş kazası riskinden korunmak amacıyla gece vardiyasında çalışmaması yönünde tıbbi görüş bildirildiği, dinlenen davacı tanıklarınca davacının iş sözleşmesinin feshedilmeden önceki sağlık durumunun iyi olmadığının belirtildiğinin anlaşıldığı, davalı işveren nezdinde çalışması devam eden davacı tanığı M.'nin davacının ilaç kullanmaya başladıktan sonra yorgunluk ve kafa karşılıklığı ile konuşmalar yapmaya başladığını, bilinci ve algıları zayıflamış şekilde cevaplar verdiğini, fesih tarihinde çalışması olan L.B'nin ise davacının ilaç kullandıktan sonra sorularına düzgün cevaplar vermediğini, bilinci ve algıları zayıflamış şekilde cevaplar verdiğini ifade ettikleri;
Davacının iş sözleşmesinin işveren tarafından 04.09.2024 tarihinde sona erdirildiği ve aynı gün arabuluculuk başvurusu yapılarak yine aynı gün anlaşma tutanağı ile son tutanağın düzenlenmiş olduğu, anlaşma tutanağında, tarafların kıdem ve ihbar tazminatı, ücret alacağı, transfer ücreti, prim (bonus) ücreti, kötüniyet tazminatı, fazla çalışma alacağı, hafta tatili çalışma alacağı, dinî millî bayram çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı, yıllık ücretli izin alacağı, asgari geçim indirimi, yemek ve yol ücreti, sendikal tazminat, 06.11.2019, 12.10.2020, 13.02.2023, 15.12.2023 tarihli iş kazaları ve buna bağlı ihtilaflardan ... maddi manevi tazminat ve işe iade, boşta geçen süre ücreti, işe başlatmama tazminatı ve her nam adı altında olursa olsun tüm hak ve alacakları talebine ilişkin alacaklar için anlaştıklarına ve davalı işverenin talep edilen alacaklar için ödenecek olan net 156.058,70 TL'nin tamamının 05.10.2024 tarihinde Şirket tarafından işçiye ödeneceğinin ve işçinin de işbu ödemeyi kabul ettiğinin beyan edildiği, davacı tanığı L.B. davacıdan sonraki bir tarihte işyerinde kendisi de dâhil 6-7 kişinin daha iş sözleşmesine son verildiğini, aynı gün araba ile arabulucuyla görüşmeye götürüldüklerini ve görüştürüldükleri arabulucunun davacının tutanağını düzenleyen arabulucu ile aynı kişi olduğunu beyan ettiği, davacının 2024/ Eylül ayı ücret bordrosuna göre aylık brüt ücretinin 51.808,50 TL olarak tahakkuk ettirilmiş olduğu, davacıya ihtiyari arabuluculuk anlaşma tutanağında ödeneceği belirtilen tutarın 6 yıl 3 aydan fazla kıdem süresi bulunan davacı bakımından oldukça orantısız bir ödeme olduğu, işveren karşısında zayıf konumda olan işçi açısından anlaşma tutanağının aşırı yararlanma (gabin) niteliğinde olduğu;
Ayrıca arabuluculuğa ilişkin tüm işlemlerin fesih tarihi ile aynı gün içerisinde gerçekleşmiş olduğunu kabul etmenin mümkün olmadığı, bu hâliyle davacı yanın arabuluculuk sürecinin başlamasında, arabulucunun seçiminde ve görüşme yeri konusunda herhangi bir iradesinin bulunmadığı, fesihle birlikte arabuluculuk görüşmelerine arabulucunun davetiyle değil davalı işverenin dayatmasıyla katıldığının kabul edilmesi gerektiği, davacı tanığı L.B'nin beyanlarından anlaşılacağı üzere davalı Şirketin işten çıkaracağı işçilerle arabuluculuk görüşmelerinde hep aynı arabulucunun görev yaptığı, davacının işten çıkış tarihi, arabuluculuk sürecinin başladığı ve bittiği tarihlerin aynı gün olması karşısında, davacıya yeterince düşünebilmesi ve karar alabilmesi için imkânın sağlanmadığı, davacının arabuluculuk görüşmelerinin temelini oluşturan müzakere aşamasının somut olayda gerçek anlamda uygulanmadığı, bu durumda arabulucu tarafından arabuluculuk süreci ve sonuçları ile ilgili aydınlatma görevinin yerine getirildiğinin kabul edilemeyeceği, arabuluculukta temel amacın mevcut bir uyuşmazlığın müzakere edilerek çözülmesi olduğu, arabuluculuğun bu amaç dışına çıkılarak özellikle salt işçinin ileride dava açmasını engellemek amacıyla kullanılabilecek bir yöntem olmadığı, somut olayda, anlaşma tutanağı konusu alacak kalemlerinin işçi ve işveren arasında daha öncesinde müzakere edildiğinin de ispatlanamadığı, davalı işverence fesih işlemi ve buna ilişkin ödemelerin arabulucu aracılığıyla gerçekleştirildiği, bu hâliyle ihtiyari arabuluculuk sürecinin usul ve kanuna uygun yürütülmediği, İlk Derece Mahkemesince tutanağın geçersiz olduğu yönünde davanın kabulüne ilişkin kararın yerinde olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili temyiz dilekçesinde; cevap dilekçesindeki savunmalarını tekrarla ihtiyari arabuluculuk tutanağının geçerli olduğunu, davanın reddi gerektiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, taraflar arasında düzenlenen 04.09.2024 tarihli ve 2024/485548 ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerli olup olmadığına ilişkindir.
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
10.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#16
Soru & Cevap Bölümü / Şaibeli noter satışı ve ayıplı...
Son İleti Gönderen Slckdmrtas - 03 Haziran 2026, 19:33:11Merhabalar,
Daha önce benzer bir durum yaşayan veya konu hakkında uzman görüşlere sahip kişilerden fikir almak isterim. Şimdiden değerli vakitleri için ilgilenen herkese teşekkürlerimi sunarım.
14.01.26 tarihinde bir araç satın alma işlemi yaptım. Bu araç aynı tarihte 50 KM sonra önemli bir mekanik arıza vermiştir. Satıcıya iade almasını söyledim. Kendiside bana " 5-10 liralık bir masraf olabilir. Basit bir sensör arızası ise yaptıralım ticaretimiz bozulmasın. " bende kendilerine hayatımdan bu sorunu çıkartacaksanız, malınızın arkasında durursanız, yaptırın ticaret bozulmasın diye iyi niyet gösterdim.
15.01.26'da kendilerinin yönlendirdiği bir mekanda arızanın katalizör olduğu tespit edildi. Fiziksel erime mevcuttu ve değiştirildi. Bir gün sonra 16.01.26 tarihinde yine aynı arızayı verdi. Tekrar katalizör değiştirildi. Onarım yapılan mekan yetkili servis deği. Ama yapılan işlemlerin ve durumu anlatan kaşeli imzalı raporumu aldım. Ve bu işlem için satıcı tarafından şahsi banka hesabıma XX plakalı aracın tamir ücreti açıklamalı para trasferi var. Aradan 4 ay geçti 2 bin km sonra aynı arıza yine verdi. Satıcıya ulaşıp bunun kalıcı bir onarım olmadığını, yetkili serviste yaptırmadıkları için muhatap olmadığını, aynı arızanın devam ettiğini ve aracı iade etmek istediğimi ilettim. Kabul etmediler ve dava süreçleri için dosyaları hazırlarken fark ediyorum ki, aracı satın aldığım kişi ile satış sözleşmesinde araç sahibi tamamen farklı kişiler.
Aracı 14.01 de satın aldığım kişi satış işleminin yapıldığı noterde banko çalışanı S.Ç isimli kişiymiş. Ama satış sözleşmesinde A.D.Ç isimli bir şahıs yazıyor. S.Ç isimli şahıs A.D.Ç isimşi şahısın kızıymış. Sözleşmede vekil, vekalet, vekaleten gibi her hangi bir ibare bulunmuyor. Ben A.D.Ç isimli şahsı satış esnasında, öncesinde ve sonrasında kesinlikle görmedim. Satış esnasında tarafıma vekalet sunulmadı. Ben o gün A.D.Ç olarak satışta adı geçen satıcıyı konuştuğum noter çalışanı kadın sanıyordum. Buna karşılık noter aracılığı ile 01.06 da ayıplı mal satışından dolayı ihtar çektim. Bu konuya ilişkin haklarım nedir? Ne talep edebilirim? Araç o gün 1.3 milyon bugün 1.5 milyon değerinde. 70 bin tl civarı masraf yaptım. Hukuken şuan pozisyonum nedir? Yardımını esirgemeyen ve değerli yorumunu yapan kişilere saygılarımı sunarım.
Daha önce benzer bir durum yaşayan veya konu hakkında uzman görüşlere sahip kişilerden fikir almak isterim. Şimdiden değerli vakitleri için ilgilenen herkese teşekkürlerimi sunarım.
14.01.26 tarihinde bir araç satın alma işlemi yaptım. Bu araç aynı tarihte 50 KM sonra önemli bir mekanik arıza vermiştir. Satıcıya iade almasını söyledim. Kendiside bana " 5-10 liralık bir masraf olabilir. Basit bir sensör arızası ise yaptıralım ticaretimiz bozulmasın. " bende kendilerine hayatımdan bu sorunu çıkartacaksanız, malınızın arkasında durursanız, yaptırın ticaret bozulmasın diye iyi niyet gösterdim.
15.01.26'da kendilerinin yönlendirdiği bir mekanda arızanın katalizör olduğu tespit edildi. Fiziksel erime mevcuttu ve değiştirildi. Bir gün sonra 16.01.26 tarihinde yine aynı arızayı verdi. Tekrar katalizör değiştirildi. Onarım yapılan mekan yetkili servis deği. Ama yapılan işlemlerin ve durumu anlatan kaşeli imzalı raporumu aldım. Ve bu işlem için satıcı tarafından şahsi banka hesabıma XX plakalı aracın tamir ücreti açıklamalı para trasferi var. Aradan 4 ay geçti 2 bin km sonra aynı arıza yine verdi. Satıcıya ulaşıp bunun kalıcı bir onarım olmadığını, yetkili serviste yaptırmadıkları için muhatap olmadığını, aynı arızanın devam ettiğini ve aracı iade etmek istediğimi ilettim. Kabul etmediler ve dava süreçleri için dosyaları hazırlarken fark ediyorum ki, aracı satın aldığım kişi ile satış sözleşmesinde araç sahibi tamamen farklı kişiler.
Aracı 14.01 de satın aldığım kişi satış işleminin yapıldığı noterde banko çalışanı S.Ç isimli kişiymiş. Ama satış sözleşmesinde A.D.Ç isimli bir şahıs yazıyor. S.Ç isimli şahıs A.D.Ç isimşi şahısın kızıymış. Sözleşmede vekil, vekalet, vekaleten gibi her hangi bir ibare bulunmuyor. Ben A.D.Ç isimli şahsı satış esnasında, öncesinde ve sonrasında kesinlikle görmedim. Satış esnasında tarafıma vekalet sunulmadı. Ben o gün A.D.Ç olarak satışta adı geçen satıcıyı konuştuğum noter çalışanı kadın sanıyordum. Buna karşılık noter aracılığı ile 01.06 da ayıplı mal satışından dolayı ihtar çektim. Bu konuya ilişkin haklarım nedir? Ne talep edebilirim? Araç o gün 1.3 milyon bugün 1.5 milyon değerinde. 70 bin tl civarı masraf yaptım. Hukuken şuan pozisyonum nedir? Yardımını esirgemeyen ve değerli yorumunu yapan kişilere saygılarımı sunarım.
#17
Satış (ihale) & Paraların Paylaştırılması / İİK M. 150/c Kapsamında Konan ...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 02 Haziran 2026, 16:02:17Yargıtay'dan Emsal Karar: 150/c Şerhinin Kaldırılması Haricen Tahsil Sayılır mı? Bu Durum Takibi Sonlandırır mı? İpotekli Taşınmaz Satışında Kritik İçtihat
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2022/5606 E. – 2022/13568 K.
Karar Tarihi: 20.12.2022
Anahtar Kelimeler: 150/c şerhi, ipoteğin paraya çevrilmesi, haricen tahsil, alacağın temliki, ipotekli taşınmaz satışı, icra hukuku, Yargıtay kararı, icra takibi, şerhin kaldırılması, ipotek alacağı.
Kararın Özeti
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan takipte alacaklı banka tarafından taşınmaz üzerindeki İİK m.150/c şerhinin kaldırılmasının, yerleşik içtihatlar doğrultusunda alacağın tamamen haricen tahsil edildiğine karine oluşturacağını değerlendirmiştir.
Bu nedenle şerhin kaldırılmasından sonra takibin devam ettirilmesi ve daha sonra alacağın temlik edilerek yeni alacaklı tarafından yeniden 150/c şerhi konulmasının hukuka uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozarak ilk derece mahkemesinin kabul kararının isabetli olduğuna hükmetmiştir.
Olayın Arka Planı
Alacaklı banka tarafından borçlular aleyhine 08.09.2017 tarihinde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı icra takibi başlatılmıştır.
Takip kapsamında;
Taşınmazı satın alan kişi, bankanın daha önce 150/c şerhini kaldırmasının alacağın tahsil edildiğini gösterdiğini, bu nedenle takibin sona ermiş sayılması gerektiğini ileri sürerek yeniden konulan şerhin kaldırılmasını talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin Değerlendirmesi
Mahkeme, alacaklı bankanın 150/c şerhinin kaldırılmasına yönelik talebinin, takip konusu alacağın haricen tahsil edildiği anlamına geldiğini kabul etmiştir.
Bu nedenle;
karar vermiştir.
Bölge Adliye Mahkemesinin Kararı
Temlik alan alacaklı tarafından yapılan istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesi farklı bir değerlendirme yapmıştır.
Mahkemeye göre;
Bu gerekçelerle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış ve şikayet reddedilmiştir.
Yargıtay'ın Hukuki Değerlendirmesi
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, dosyayı inceledikten sonra kendi yerleşik uygulamalarına vurgu yapmıştır.
Kararda özellikle şu tespit yapılmıştır:
Daireye göre;
Alacaklı bankanın 28.05.2018 tarihinde 150/c şerhinin kaldırılmasını istemesi, alacağın haricen tahsil edildiğinin kabulünü gerektirmektedir.
Bu durumda;
Yargıtay bu gerekçelerle Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozmuştur.
150/c Şerhi Nedir?
İcra ve İflas Kanunu'nun 150/c maddesi kapsamında işlenen şerh, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan takiplerde taşınmazın devrinin takip açısından sonuç doğurmasını önlemeye yönelik koruyucu bir kayıt niteliğindedir.
Bu şerh sayesinde taşınmaz üçüncü kişilere devredilmiş olsa bile takip işlemleri belirli şartlar altında devam ettirilebilir.
Ancak Yargıtay'ın bu kararında vurgulandığı üzere, alacaklının kendi isteğiyle bu şerhi kaldırması önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır.
Karardan Çıkan Sonuçlar
Bu karar uygulamada oldukça önemli sonuçlar doğurmaktadır:
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/5606
KARAR NO: 2022/13568
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 10/02/2022
NUMARASI : 2021/1416-2022/332
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı .... bank T.A.Ş. tarafından başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi sureti ile ilamlı icra takibine ilişkin, şikayetçi vekilinin icra mahkemesine başvurusunda, alacaklı .... bank T.A.Ş. tarafından icra dosyasında 150/c şerhinin kaldırılması talebi üzerine 150/c şerhinin kaldırıldığı, 150/c şerhinin kaldırılmasından sonra taşınmazın müvekkili tarafından satın alındığını, taşınmazı satın almasından sonra .... bank T.A.Ş. tarafından alacağın üçüncü kişi M. T'a temlik edildiği, temlik alan alacaklı tarafından takibe devam edilerek yeniden 150/c konulduğunu, ... bank'ın 150/c şerhinin kaldırılması talebinin haricen tahsil anlamına geleceği, temlik sözleşmesinin muvazalı olduğu, temlik alan alacaklı tarafından takibe devam edilemeyeceğinden yeniden 150/c şerhi konulmasının hukuka aykırı olduğu iddiası ile temlikten sonra konulan 150/c şerhinin kaldırılması ve takibe devam edilmemesi talebini reddeden 19.03.2020 tarihli müdürlük işleminin iptalini talep ettiği, mahkemece, 150/c şerhinin kaldırılması talebinin alacağın haricen tahsili anlamına geldiği, haricen tahsil sebebi ile takibin sonlandırılması gerektiği gerekçesi ile şikayetin kabulü ile icra müdürlüğünce verilen 19.03.2020 tarihli kararın kaldırılmasına karar verildiği, bu karara karşı temlik alan alacaklı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye mahkemesince; 150/ c şerhinin kaldırılmasının takibe etkisi bulunmadığı, taşınmazın ipotekle yüklü satın alındığı gerekçesi ile istinaf isteminin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırıldığı ve şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Somut olayda alacaklı ... bank T.A.Ş. tarafından borçlular F. Y. ve M. T. aleyhine 08.09.2017 tarihinde takibe geçildiği, ipoteğe konu 7285 parsel 14 nolu bağımsız bölüm üzerine 13.09.2017 tarihinde 150/c şerhi işlendiği, alacaklı ... bank T.A.Ş. vekili tarafından 150/c şerhinin kaldırılması talebi üzerine 150/c şerhinin 28.05.2018 de terkin edildiği, ipoteğe konu taşınmazın şikayetçi tarafından 30.05.2018 tarihinde ipotekle yüklü satın alındığı, ... bank T.A.Ş. tarafından takibe konu alacağın 03.09.2019 tarihinde M. T.'a temlik edildiği, takip işlemlerine devam edilerek taşınmaza yeniden 04.03.2020 tarihinde 150/c şerhi konulduğu anlaşılmıştır.
İİK'nun 150/c fıkrası gereğince ipoteğe konu taşınmaz üzerindeki şerhin kaldırılmasına yönelik alacaklı vekilinin talebi, Dairemizin yerleşik uygulamalarına göre, alacağın tamamının haricen tahsil edildiğine karine teşkil edeceğinden taşınmazın şikayetçiye satışından önce alacaklı ... bank T.A.Ş. tarafından 28.05.2018 tarihinde 150/c şerhinin kaldırılması talebi haricen tahsil anlamına geleceğinden takibin sonlandırılması gerekeceği yönündeki ilk derece mahkemesi kararı yerinde olup Bölge Adliye Mahkemesince istinaf talebinin esastan reddine karar verilmesi gerekirken ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi'nin 10.02.2022 tarih ve 2021/1416 E. - 2022/332 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine, 20/12/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2022/5606 E. – 2022/13568 K.
Karar Tarihi: 20.12.2022
Anahtar Kelimeler: 150/c şerhi, ipoteğin paraya çevrilmesi, haricen tahsil, alacağın temliki, ipotekli taşınmaz satışı, icra hukuku, Yargıtay kararı, icra takibi, şerhin kaldırılması, ipotek alacağı.
Kararın Özeti
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan takipte alacaklı banka tarafından taşınmaz üzerindeki İİK m.150/c şerhinin kaldırılmasının, yerleşik içtihatlar doğrultusunda alacağın tamamen haricen tahsil edildiğine karine oluşturacağını değerlendirmiştir.
Bu nedenle şerhin kaldırılmasından sonra takibin devam ettirilmesi ve daha sonra alacağın temlik edilerek yeni alacaklı tarafından yeniden 150/c şerhi konulmasının hukuka uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozarak ilk derece mahkemesinin kabul kararının isabetli olduğuna hükmetmiştir.
Olayın Arka Planı
Alacaklı banka tarafından borçlular aleyhine 08.09.2017 tarihinde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı icra takibi başlatılmıştır.
Takip kapsamında;
- 13.09.2017 tarihinde taşınmaz üzerine 150/c şerhi işlenmiştir.
- Alacaklı banka vekilinin talebi üzerine 28.05.2018 tarihinde bu şerh kaldırılmıştır.
- Şikayetçi, taşınmazı 30.05.2018 tarihinde ipotek yüküyle satın almıştır.
- Banka, takip konusu alacağını 03.09.2019 tarihinde üçüncü kişiye temlik etmiştir.
- Temlik alan yeni alacaklı tarafından 04.03.2020 tarihinde aynı taşınmaz üzerine yeniden 150/c şerhi konulmuştur.
Taşınmazı satın alan kişi, bankanın daha önce 150/c şerhini kaldırmasının alacağın tahsil edildiğini gösterdiğini, bu nedenle takibin sona ermiş sayılması gerektiğini ileri sürerek yeniden konulan şerhin kaldırılmasını talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin Değerlendirmesi
Mahkeme, alacaklı bankanın 150/c şerhinin kaldırılmasına yönelik talebinin, takip konusu alacağın haricen tahsil edildiği anlamına geldiğini kabul etmiştir.
Bu nedenle;
- Takibin sona ermiş sayılması gerektiğine,
- İcra müdürlüğünün ret kararının kaldırılmasına,
- Şikayetin kabulüne
karar vermiştir.
Bölge Adliye Mahkemesinin Kararı
Temlik alan alacaklı tarafından yapılan istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesi farklı bir değerlendirme yapmıştır.
Mahkemeye göre;
- 150/c şerhinin kaldırılması tek başına takibi sona erdirmez.
- Taşınmaz ipotek yüküyle satın alınmıştır.
- Bu nedenle takip işlemlerine devam edilmesi mümkündür.
Bu gerekçelerle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış ve şikayet reddedilmiştir.
Yargıtay'ın Hukuki Değerlendirmesi
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, dosyayı inceledikten sonra kendi yerleşik uygulamalarına vurgu yapmıştır.
Kararda özellikle şu tespit yapılmıştır:
Alıntı YapİİK'nin 150/c maddesi kapsamında taşınmaz üzerindeki şerhin kaldırılmasının talep edilmesi, alacağın tamamının haricen tahsil edildiğine karine teşkil eder.
Daireye göre;
Alacaklı bankanın 28.05.2018 tarihinde 150/c şerhinin kaldırılmasını istemesi, alacağın haricen tahsil edildiğinin kabulünü gerektirmektedir.
Bu durumda;
- Takibin sona erdirilmesi gerekir.
- Sonradan yapılan alacak temliki takibe yeniden hayat vermez.
- Temlik alan kişinin eski takip üzerinden işlem yapması mümkün değildir.
- Yeniden 150/c şerhi konulması hukuka aykırıdır.
Yargıtay bu gerekçelerle Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozmuştur.
150/c Şerhi Nedir?
İcra ve İflas Kanunu'nun 150/c maddesi kapsamında işlenen şerh, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan takiplerde taşınmazın devrinin takip açısından sonuç doğurmasını önlemeye yönelik koruyucu bir kayıt niteliğindedir.
Bu şerh sayesinde taşınmaz üçüncü kişilere devredilmiş olsa bile takip işlemleri belirli şartlar altında devam ettirilebilir.
Ancak Yargıtay'ın bu kararında vurgulandığı üzere, alacaklının kendi isteğiyle bu şerhi kaldırması önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır.
Karardan Çıkan Sonuçlar
Bu karar uygulamada oldukça önemli sonuçlar doğurmaktadır:
- Alacaklı tarafından 150/c şerhinin kaldırılması, alacağın tahsil edildiğine ilişkin güçlü bir karine oluşturur.
- Takibin sona ermesi gerekir bu durumda sonradan yapılan temlik işlemleri takip hakkını canlandırmaz.
- İpotekli taşınmaz satın alan üçüncü kişilerin hakları korunmalıdır.
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/5606
KARAR NO: 2022/13568
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 10/02/2022
NUMARASI : 2021/1416-2022/332
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı .... bank T.A.Ş. tarafından başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi sureti ile ilamlı icra takibine ilişkin, şikayetçi vekilinin icra mahkemesine başvurusunda, alacaklı .... bank T.A.Ş. tarafından icra dosyasında 150/c şerhinin kaldırılması talebi üzerine 150/c şerhinin kaldırıldığı, 150/c şerhinin kaldırılmasından sonra taşınmazın müvekkili tarafından satın alındığını, taşınmazı satın almasından sonra .... bank T.A.Ş. tarafından alacağın üçüncü kişi M. T'a temlik edildiği, temlik alan alacaklı tarafından takibe devam edilerek yeniden 150/c konulduğunu, ... bank'ın 150/c şerhinin kaldırılması talebinin haricen tahsil anlamına geleceği, temlik sözleşmesinin muvazalı olduğu, temlik alan alacaklı tarafından takibe devam edilemeyeceğinden yeniden 150/c şerhi konulmasının hukuka aykırı olduğu iddiası ile temlikten sonra konulan 150/c şerhinin kaldırılması ve takibe devam edilmemesi talebini reddeden 19.03.2020 tarihli müdürlük işleminin iptalini talep ettiği, mahkemece, 150/c şerhinin kaldırılması talebinin alacağın haricen tahsili anlamına geldiği, haricen tahsil sebebi ile takibin sonlandırılması gerektiği gerekçesi ile şikayetin kabulü ile icra müdürlüğünce verilen 19.03.2020 tarihli kararın kaldırılmasına karar verildiği, bu karara karşı temlik alan alacaklı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye mahkemesince; 150/ c şerhinin kaldırılmasının takibe etkisi bulunmadığı, taşınmazın ipotekle yüklü satın alındığı gerekçesi ile istinaf isteminin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırıldığı ve şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Somut olayda alacaklı ... bank T.A.Ş. tarafından borçlular F. Y. ve M. T. aleyhine 08.09.2017 tarihinde takibe geçildiği, ipoteğe konu 7285 parsel 14 nolu bağımsız bölüm üzerine 13.09.2017 tarihinde 150/c şerhi işlendiği, alacaklı ... bank T.A.Ş. vekili tarafından 150/c şerhinin kaldırılması talebi üzerine 150/c şerhinin 28.05.2018 de terkin edildiği, ipoteğe konu taşınmazın şikayetçi tarafından 30.05.2018 tarihinde ipotekle yüklü satın alındığı, ... bank T.A.Ş. tarafından takibe konu alacağın 03.09.2019 tarihinde M. T.'a temlik edildiği, takip işlemlerine devam edilerek taşınmaza yeniden 04.03.2020 tarihinde 150/c şerhi konulduğu anlaşılmıştır.
İİK'nun 150/c fıkrası gereğince ipoteğe konu taşınmaz üzerindeki şerhin kaldırılmasına yönelik alacaklı vekilinin talebi, Dairemizin yerleşik uygulamalarına göre, alacağın tamamının haricen tahsil edildiğine karine teşkil edeceğinden taşınmazın şikayetçiye satışından önce alacaklı ... bank T.A.Ş. tarafından 28.05.2018 tarihinde 150/c şerhinin kaldırılması talebi haricen tahsil anlamına geleceğinden takibin sonlandırılması gerekeceği yönündeki ilk derece mahkemesi kararı yerinde olup Bölge Adliye Mahkemesince istinaf talebinin esastan reddine karar verilmesi gerekirken ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi'nin 10.02.2022 tarih ve 2021/1416 E. - 2022/332 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine, 20/12/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
#18
Satış (ihale) & Paraların Paylaştırılması / Birden çok Taşınmazın Aynı Bor...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 02 Haziran 2026, 15:41:55İİK'nun 129. maddesinde "artırma bedelinin malın tahmin edilen bedelinin %50'sini bulması ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin edilmiş ise, bu suretle rüçhanı olan malların mecmundan fazla olması ve bundan başka paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını aşması gerekir." hükmü düzenlenmiştir.
İİK'nun 109. Maddesine göre "satış bedeli, haklarında haciz katileşmiş olan alacakların mecmu miktarına baliğ olursa satış tatil edilir" taşınmazların birinin yada bir kaçının satılması tüm alacakları tatmine yeterli ise, artık bundan sonraki diğer taşınmazların icra müdürlüğünce satışının yapılmaması gerekir.
TMK'nun 855/1-2. Maddesi ise; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır. Aynı alacak için birden çok taşınmazın rehnedildiği diğer hâllerde, her taşınmazın alacağın ne miktarı için güvence oluşturduğu rehin kurulurken belirtilir" hükmünü içermektedir. Buna göre, birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum, toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Toplu rehin, Türk Medeni Kanunu'nun "Taşınmaz birden çok ise" kenar başlığını taşıyan 855/1. maddesinde; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır" şeklinde düzenlenmiştir. Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, "üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması" ya da "taşınmazlar ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları" hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşınmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının, teminat ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehnin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 Sayılı TMK'nın 873/3. maddesinde; "Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber, icra memuru ancak gerektiği kadarını satar" hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk, alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmasını önlemeye yöneliktir (HGK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.).
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, davalı alacaklı tarafça borçlular aleyhine başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı icra takibinde icra emrinin tebliğinden itibaren 1 yıllık süre içerisinde satış talebinde bulunularak satış avansının yatırıldığının belirlenmesine, satış kararında belirtilen şekilde ilanların yapıldığı, ihale bedelinin İİK'nun 129. maddesinde belirtilen koşullara uygun olduğu, dava konusu taşınmaz üzerindeki ipotek ile icra takip dosyasında belirtilen diğer taşınmazlar üzerindeki ipoteklerin ayrı ayrı tesis edilmiş ipotekler olup her birinin tesis tarihi ve limitlerinin farklı olduğu, TMK 873. madde koşullarının bulunmadığının anlaşılmasına, istinaf olunan ilk derece mahkemesinin kararında yazılı gerekçelere göre istinaf sebepleri ile sınırlı olmak üzere ve kamu düzenine aykırılık bulunmayan karara yönelik istinaf başvurusunun HMK'nun 353/1-b(1) maddesi uyarınca esastan reddine karar vermek gerekmiştir. (İzmir BAM 12. HD. T:18/12/2025, E:2025/1329, K: 2025/2336 - ONAMA Yargıtay 12. HD. T:09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635)
İİK'nun 109. Maddesine göre "satış bedeli, haklarında haciz katileşmiş olan alacakların mecmu miktarına baliğ olursa satış tatil edilir" taşınmazların birinin yada bir kaçının satılması tüm alacakları tatmine yeterli ise, artık bundan sonraki diğer taşınmazların icra müdürlüğünce satışının yapılmaması gerekir.
TMK'nun 855/1-2. Maddesi ise; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır. Aynı alacak için birden çok taşınmazın rehnedildiği diğer hâllerde, her taşınmazın alacağın ne miktarı için güvence oluşturduğu rehin kurulurken belirtilir" hükmünü içermektedir. Buna göre, birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum, toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Toplu rehin, Türk Medeni Kanunu'nun "Taşınmaz birden çok ise" kenar başlığını taşıyan 855/1. maddesinde; "Birden çok taşınmazın aynı borç için rehnedilmesi, taşınmazların aynı malike veya borçtan müteselsilen sorumlu olan maliklere ait olmalarına bağlıdır" şeklinde düzenlenmiştir. Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, "üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması" ya da "taşınmazlar ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları" hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşınmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının, teminat ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehnin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 Sayılı TMK'nın 873/3. maddesinde; "Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber, icra memuru ancak gerektiği kadarını satar" hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk, alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmasını önlemeye yöneliktir (HGK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.).
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, davalı alacaklı tarafça borçlular aleyhine başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı icra takibinde icra emrinin tebliğinden itibaren 1 yıllık süre içerisinde satış talebinde bulunularak satış avansının yatırıldığının belirlenmesine, satış kararında belirtilen şekilde ilanların yapıldığı, ihale bedelinin İİK'nun 129. maddesinde belirtilen koşullara uygun olduğu, dava konusu taşınmaz üzerindeki ipotek ile icra takip dosyasında belirtilen diğer taşınmazlar üzerindeki ipoteklerin ayrı ayrı tesis edilmiş ipotekler olup her birinin tesis tarihi ve limitlerinin farklı olduğu, TMK 873. madde koşullarının bulunmadığının anlaşılmasına, istinaf olunan ilk derece mahkemesinin kararında yazılı gerekçelere göre istinaf sebepleri ile sınırlı olmak üzere ve kamu düzenine aykırılık bulunmayan karara yönelik istinaf başvurusunun HMK'nun 353/1-b(1) maddesi uyarınca esastan reddine karar vermek gerekmiştir. (İzmir BAM 12. HD. T:18/12/2025, E:2025/1329, K: 2025/2336 - ONAMA Yargıtay 12. HD. T:09.03.2026, E:2026/1145, K:2026/1635)
#19
İcra Takip İşlemleri / TMSF Lehine 20 Yıllık Zamanaşı...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 02 Haziran 2026, 13:49:53T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2019/13869
KARAR NO: 2020/6153
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 03/10/2019
NUMARASI : 2019/769-2019/911
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi .... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan icra takibinin kesinleşmesinden sonra borçluların zamanaşımı nedeniyle icranın geri bırakılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, ilk derece mahkemesince, şikayetin kabulü ile icranın geri bırakılmasına karar verildiği, alacaklı vekili tarafından alacaklı şirketin %100 hissesinin TMSF'ye ait olması nedeni ile alacağın Fon alacağı olduğu ve zamanaşımı süresinin 20 yıl olduğu ileri sürülerek istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, alacaklı banka tarafından takip alacağının 23/07/2014 tarihinde .... Varlık Yönetim A.Ş.'ye temlik edildiği, alacaklı bankaca yapılan takibin devamına ilişkin işlemler nedeniyle alacağın 3 yıllık zamanaşımına uğramadan TMSF'ye temlik edildiği, bu nedenle alacağın, bu temlik tarihi itibariyle 20 yıllık zamanaşımı süresine tabi hale geldiği gerekçesi ile alacaklının istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının HMK'nun 353/1-b(2) maddesi gereğince kaldırılarak şikayetin reddine karar verildiği görülmüştür.
Takibin dayanağı bono olup takip tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6102 sayılı TTK'nun 778. maddesinin göndermesiyle bonolar hakkında da uygulanması gereken aynı Kanun'un 749. maddesi gereğince, keşideciye karşı başlatılacak takiplerde zamanaşımı süresi vadeden itibaren 3 yıldır.
5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 141. maddesinde TMSF'nin alacaklarına ilişkin dava ve takiplerde zamanaşımı süresi 20 yıl olarak öngörülmüştür. Aynı Kanunun 143/4. maddesine göre TMSF'nin en az yüzde yirmi hissedar olduğu varlık yönetim şirketleri, TMSF'den devraldığı alacaklarla ilgili olarak aynı Kanunun 132. maddesinin sekizinci fıkrasında TMSF'ye tanınan hak ve yetkileri kullanabileceği düzenlenmiş olup Bankacılık Kanunu'nun 132/8. maddesinde ise "Bu Kanunun 107 nci maddesi uyarınca bir bankanın alacaklarının devralınması hâlinde bu alacaklar, devir tarihi itibarıyla Fon (TMSF) alacağı haline gelir ve bu alacaklarla ilgili olarak borçlu aleyhine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre başlatılmış bulunan takipler ile alacağın tahsiline yönelik davalara kaldığı yerden devam edilir." hükmü yer almaktadır. Bankacılık Kanunu'nun 107. maddesinde TMSF'ye devredilen bankalarla ilgili hükümler yer almakla birlikte TMSF'nin kendisine devredilen bankanın alacaklarını da devralabileceği düzenlenmiştir. Sonuç olarak, bir alacağın Bankacılık Kanunu'nun 132/8. maddesi kapsamında TMSF alacağı haline gelebilmesi için bu alacağın, hisselerinin çoğunluğunun veya tamamının TMSF'ye intikal eden bankadan TMSF'nin kendisine devralmış olması gerekir. Bu şekilde TMSF'ye intikal eden alacaklar Bankacılık Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca 20 yıllık zamanaşımına tabidir. Varlık yönetim şirketlerinin zamanaşımına ilişkin hükümden faydalanabilmesi için ise alacağın TMSF'den temlik alınmış olması ve hisselerinin en az yüzde yirmisinin TMSF'ye ait olması şarttır.
Somut olayda, takip konusu alacağın temlik eden ....Katılım Bankası A.Ş.'den temlik alan .... Varlık Yönetim A.Ş.'ye 23.07.2014 tarihli temlik sözleşmesi ile devredildiği, bu hali ile alacağın TMSF'den temlik alınmadığı anlaşılmakla alacağın TMSF alacağı niteliği taşımadığı sabittir. Ayrı bir tüzel kişiliği bulunan .... Varlık Yönetim A.Ş.'nin %100 hissesinin TMSF'ye ait olması yukarıda bahsedilen hükümlerin kendisi yönünden uygulanması sonucunu doğurmaz.
O halde, alacak bu hali ile bonoya ilişkin olup, 3 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğundan, Bölge Adliye Mahkemesince, ilk derece mahkemesinin hükmü sonuç olarak doğru olması nedeni ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ: Borçluların temyiz itirazlarının kabulü ile Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi'nin 03.10.2019 tarih ve 2019/769 E. - 2019/911 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/07/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2019/13869
KARAR NO: 2020/6153
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 03/10/2019
NUMARASI : 2019/769-2019/911
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi .... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan icra takibinin kesinleşmesinden sonra borçluların zamanaşımı nedeniyle icranın geri bırakılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, ilk derece mahkemesince, şikayetin kabulü ile icranın geri bırakılmasına karar verildiği, alacaklı vekili tarafından alacaklı şirketin %100 hissesinin TMSF'ye ait olması nedeni ile alacağın Fon alacağı olduğu ve zamanaşımı süresinin 20 yıl olduğu ileri sürülerek istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, alacaklı banka tarafından takip alacağının 23/07/2014 tarihinde .... Varlık Yönetim A.Ş.'ye temlik edildiği, alacaklı bankaca yapılan takibin devamına ilişkin işlemler nedeniyle alacağın 3 yıllık zamanaşımına uğramadan TMSF'ye temlik edildiği, bu nedenle alacağın, bu temlik tarihi itibariyle 20 yıllık zamanaşımı süresine tabi hale geldiği gerekçesi ile alacaklının istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının HMK'nun 353/1-b(2) maddesi gereğince kaldırılarak şikayetin reddine karar verildiği görülmüştür.
Takibin dayanağı bono olup takip tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6102 sayılı TTK'nun 778. maddesinin göndermesiyle bonolar hakkında da uygulanması gereken aynı Kanun'un 749. maddesi gereğince, keşideciye karşı başlatılacak takiplerde zamanaşımı süresi vadeden itibaren 3 yıldır.
5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 141. maddesinde TMSF'nin alacaklarına ilişkin dava ve takiplerde zamanaşımı süresi 20 yıl olarak öngörülmüştür. Aynı Kanunun 143/4. maddesine göre TMSF'nin en az yüzde yirmi hissedar olduğu varlık yönetim şirketleri, TMSF'den devraldığı alacaklarla ilgili olarak aynı Kanunun 132. maddesinin sekizinci fıkrasında TMSF'ye tanınan hak ve yetkileri kullanabileceği düzenlenmiş olup Bankacılık Kanunu'nun 132/8. maddesinde ise "Bu Kanunun 107 nci maddesi uyarınca bir bankanın alacaklarının devralınması hâlinde bu alacaklar, devir tarihi itibarıyla Fon (TMSF) alacağı haline gelir ve bu alacaklarla ilgili olarak borçlu aleyhine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre başlatılmış bulunan takipler ile alacağın tahsiline yönelik davalara kaldığı yerden devam edilir." hükmü yer almaktadır. Bankacılık Kanunu'nun 107. maddesinde TMSF'ye devredilen bankalarla ilgili hükümler yer almakla birlikte TMSF'nin kendisine devredilen bankanın alacaklarını da devralabileceği düzenlenmiştir. Sonuç olarak, bir alacağın Bankacılık Kanunu'nun 132/8. maddesi kapsamında TMSF alacağı haline gelebilmesi için bu alacağın, hisselerinin çoğunluğunun veya tamamının TMSF'ye intikal eden bankadan TMSF'nin kendisine devralmış olması gerekir. Bu şekilde TMSF'ye intikal eden alacaklar Bankacılık Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca 20 yıllık zamanaşımına tabidir. Varlık yönetim şirketlerinin zamanaşımına ilişkin hükümden faydalanabilmesi için ise alacağın TMSF'den temlik alınmış olması ve hisselerinin en az yüzde yirmisinin TMSF'ye ait olması şarttır.
Somut olayda, takip konusu alacağın temlik eden ....Katılım Bankası A.Ş.'den temlik alan .... Varlık Yönetim A.Ş.'ye 23.07.2014 tarihli temlik sözleşmesi ile devredildiği, bu hali ile alacağın TMSF'den temlik alınmadığı anlaşılmakla alacağın TMSF alacağı niteliği taşımadığı sabittir. Ayrı bir tüzel kişiliği bulunan .... Varlık Yönetim A.Ş.'nin %100 hissesinin TMSF'ye ait olması yukarıda bahsedilen hükümlerin kendisi yönünden uygulanması sonucunu doğurmaz.
O halde, alacak bu hali ile bonoya ilişkin olup, 3 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğundan, Bölge Adliye Mahkemesince, ilk derece mahkemesinin hükmü sonuç olarak doğru olması nedeni ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ: Borçluların temyiz itirazlarının kabulü ile Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi'nin 03.10.2019 tarih ve 2019/769 E. - 2019/911 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/07/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
#20
Tazminat Hukuku / Munzam Zarar Nedir, Tazmininin...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 02 Haziran 2026, 12:15:02Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 22.04.2026 Tarihli ve 2025/4148 Esas, 2026/1670 Karar sayılı Makale formatında güzel bir içtihadı.
Aşkın Zarar (Munzam Zarar):
Para borçlarında borçlunun temerrüdünün bir sonucu niteliğindeki munzam (aşkın) zarar TBK. m. 122 (B.K.105) hükmünde düzenlenmektedir. Söz konusu hükmün ilk fıkrasına göre, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür". Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.11.1999 tarihli, 1998/13-353 E., 1999/929K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukukî bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
MUNZAM ZARARIN TAZMİNİNİN ŞARTLARI:
Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, alacaklı temerrüt faizini isteme hakkı bakımından avantajlı bir konuma sahiptir. Oysa, aynı durum munzam zararın tazminini isteme hakkı bakımından geçerli değildir. Alacaklı, ancak aşağıda açıklanan şartların bir arada bulunması halinde borçludan munzam zararın tazminini isteyebilir.
A.Bir Para Borcunun Bulunması
Munzam zararın tazmininin istenebilmesi için borcun bir para borcu olması gerekir. Zira, munzam zararın istenmesi her türlü borç bakımından değil, sadece para borçları için mümkündür. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir;
Munzam zararın tazmini sadece tüketim ödüncü sözleşmesine münhasır değildir. Meselâ, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya vekâletsiz işgörmeden doğan para borcunda munzam zararın tazmini söz konusu olabilir. Bunun için her şeyden önce borçlunun temerrüde düşmüş olması gerekir.
B.Borçlunun Temerrüdü
Türk Borçlar Kanunu 117. maddesi uyarınca davalı borçlunun usulüne uygun olarak temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlu temerrüde düşürülmemişse borçlu hakkında yapılan icra takip tarihinde veya dava açılmışsa dava tarihinde borçlunun temerrüdü oluşur.
C.Munzam Zarar
Munzam zararın tazmini için aranan şartlardan üçüncüsü zarardır. Nitekim, bu şart "temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa" ifadesi ile TBK. m. 122/1 hükmünde açıkça belirtilmektedir. Ancak, söz konusu hükümde zararın türü ve niteliği konusunda açıklık yoktur. Bununla beraber munzam zarar da zarar teorisindeki genel esaslara uygun biçimde anlaşılmalıdır.
Türk-İsviçre Hukuku'nda zarar daha ziyade dar anlamda, yani maddî zararı ifade etmek için kullanılır. Eksilmenin malvarlığında ortaya çıkması halinde maddî zarardan bahsedilir. Malvarlığındaki eksilme, alacaklının, zarar veren davranıştan sonra malvarlığının mevcut hali ile bu olay meydana gelmeseydi göstereceği hal arasındaki farkı ifade eder. Bu tanım çerçevesinde munzam zarar da bir tür maddî zarardır. Bu zarar gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında (müspet) olumlu zarar olarak nitelendirilmektedir. Munzam zarardan söz edebilmek için temerrüt faizini aşan bir zararın meydana gelmesi gerekir. Şu halde, munzam zarar hesaplanırken, bundan temerrüt faizinin çıkarılması gerekir. Munzam zarar çeşitli tarzlarda ortaya çıkabilir. Alacaklı, borçlunun kendisine para borcunu ödememesi sonucunda üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemediği için temerrüde düşmüş ve kendisinin aldığı temerrüt faizinden daha yüksek bir temerrüt faizini ödemek zorunda kalmış olabilir. Alacağını zamanında tahsil edemeyen alacaklı şirket, üçüncü kişiye olan ve vadesi gelmiş borcunu ödemek için ihtiyacı olan krediyi 3. kişilerden sağlaması nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeden dolayı da munzam zararı oluşabilir.
D.Uygun İlliyet Bağı
Munzam zararın tazmini için söz konusu zararla borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının varlığı aranır. Buna göre, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Şayet alacaklının uğradığını iddia ettiği zararla borçlunun temerrüdü arasında hiçbir illiyet bağı yoksa borçlu munzam zarardan sorumlu tutulamaz, Alacaklının uğradığı munzam zarar objektif bir şekilde genel hayat tecrübelerine ve olayların normal akışına göre borçlunun temerrüde düşmüş olmasının sonucu sayılabilirse borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulur. Yani, borçlunun temerrüdü böyle bir zarara yol açmaya elverişli olmalıdır. Aksi takdirde, alacaklı munzam zararın tazminini isteyemez.
Genel esas, burada da geçerlidir. Bu itibarla, munzam zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağının var olduğunu gösteren tüm olguları ispatlaması gereken taraf davacıdır. Dolayısıyla, alacaklı uygun illiyet bağının bulunduğunu ortaya koyan vakıaları ve bunların dayanağı olan delilleri mahkemeye sunmalıdır.
E.Kusur
Borçlunun temerrüde düşmesi veya temerrüt faizi ödemesi için kusur şart değildir. Munzam zararın tazmini ise temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından biridir. Gerçekten de, kusur, munzam zarar istemi bakımından mutlaka bulunması gereken bir unsurdur. TBK. m. 122/1 gereğince "borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe" faizi aşan zararı da tazmin etmekle yükümlüdür. Kusurun derecesi ise sorumluluğun doğması bakımından önemli değildir; borçlu her türlü kusurundan sorumludur. Borçlu hafif ihmali sonucunda temerrüde düşmüş olsa bile temerrüt sebebiyle doğan ve faizle karşılanamayan munzam zararı tazmin etmek zorunda kalır.
TBK. m. 112 hükmüyle uyumlu olarak TBK. m. 122 hükmünde de alacaklı yararına bir kusur karinesi kabul edilmiştir. Buna göre, alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlunun kusurlu olduğu varsayılmaktadır. Borçlunun sorumluluktan kurtulması için kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir.
Borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğunu çeşitli şekillerde ispatlayabilir. Meselâ, alacaklıya zamanında ulaşacak şekilde gönderdiği paranın kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple geciktiğini ispatlayan borçlu munzam zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir. Aynı esas, alacağın varlığından haberdar olmadığını ve bunda bir kusurunun bulunmadığını ya da ödemeyi zamanında yapmamasının beklenilmeyen bir halden kaynaklandığını ispatlayan borçlu için de geçerlidir.
MUNZAM ZARARIN İSPATI:
Munzam zararın hesaplanmasında somut ve soyut yöntemler dikkate alınır.
Somut yöntemde; davacı alacaklının munzam zarar kaleminin oluştuğunu somut bir biçimde ispatlaması gerekir. Örneğin borcunu zamanında tahsil edememesi nedeniyle kredi borçlanması yaptığını veya 3. kişilere borcunu zamanında ödeyememesi nedeniyle temerrüd faizi ödediğini, cezai şart gibi ödemelerde bulunduğunu, yine dövizle yapmış olduğu borçlanmadan dolayı borcunu zamanında ödeyememiş olması nedeniyle kur farkından kaynaklanan zararı olduğunu, ödemekle yükümlü olduğu vergi, sosyal sigorta prim ödemeleri gibi ödemeleri zamanında ifa edememesi nedeniyle gecikme faizi ödemek zorunda kaldığını iddia ederek bu zararını ispatlayabilir.
Soyut yöntemde; yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler başka bir deyişle Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde belirtilen genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı lehine değerlendirilir. Ülkemizde seyreden hiper enflasyon nedeniyle bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için çaba ve girişimlerde bulunmak, örneğin en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili, döviz gibi yatırımlarda değerlendirmesi olayların normal akışına, hayat tecrübesine uygun bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Enflasyonist ortamda yaşayan normal makul bir insanın parasını atıl bir biçimde tutmayacağı, gelir getirecek bir yatırıma yatıracağı bilinen bir gerçektir. 818 sayılı Borçlar Kanun'un 232 (TBK 187, madde de belirtildiği üzere herkesçe bilinen vakıalarla ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz). Yasal deyimle bu maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur.
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde;
Sürekli ve yüksek enflasyonun görüldüğü ülke ekonomilerinde para borcunun zamanında ödenmemesi halinde alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi, borcun ifasının uzun süre alması nedeniyle alacaklı her zaman zarara uğrar. Bu zararın bazı ispat kolaylıkları ile de olsa ispat edilmesi gerekir. Paranın değer kaybetmesi alacaklının mal varlığında bir eksilmeye yol açması halinde alacaklının zararının bulunduğu kabul edilmelidir.
Normal Enflasyon Döneminde;
Normal enflasyon dönemlerinde temerrütten sonra ifa anına kadar paranın değer kaybetmesi kural olarak zararın varlığını göstermez. Enflasyon ülke ekonomisinde süreklilik ve yükseklik arzetmiyorsa bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir.
20.10.1989 gün ve 1988/4 Esas, 1989/3 Karar sayılı İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında "para her zaman kullanılması mümkün ve temettü meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın varlığı kesindir." denilerek para borcunu ödemekte geciken borçlunun bu eyleminden dolayı alacaklının zararının doğacağı kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru no. lu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.
Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2017-24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararında da aynı ilkelere temas edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 57031/12 başvuru no. lu Suna Denizci/Türkiye hakkında verilen kararda da munzam zararın talep edilebileceği belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen kararlar uyarınca kişinin mal varlığında meydana gelen azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki dava sayısının hızla arttığı görülmektedir. Bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldıracak, adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Her somut olayın özelliği de dikkate alınarak bulunulacak zarar miktarının TBK'nın 50 ve 51. maddeleri (mülga BK'nın 42 ve 43 md) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
Munzam zararın hesap yönteminde dikkate alınacak ekonomik veriler;
1. Her yıl itibariyle gerçekleşen TEFE- TÜFE, oranı
2. Bankaların 3 aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları,
3. Devlet tahvillerine verilen faiz oranları
4. Döviz kurlarındaki Amerikan Doları ve Euro değişim oranları
5. Asgari ücret artışı
6. Altın fiyatlarındaki artış
Sepetteki bu verilerin ortalamasının mahkemece zararın hesaplanmasında dikkate alınması gerekir.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında 16.03.2018 tarihinde hizmet sözleşmesi yapıldığı, sözleşme kapsamında davacının hak edişlerinden haksız olarak damga vergisi kesildiği, davacı şirket tarafından 09.01.2020 tarihli ihtarname ile 21 adet hak edişten kesilen toplam 309.233,45 TL'nin ihtarnamenin tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde davacı şirkete ödenmesi, aksi halde yargı yoluna başvurulacağı belirtilerek davalı kuruma ihtarda bulunulduğu, davalı kurum tarafından talebin reddedilmesi üzerine yapılan kesintilerin iadesi için 11.09.2020 tarihinde Amasya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, 19.07.2023 tarihinde verilen kararla davacı hak edişlerinden mevzuata aykırı şekilde kesilen 309.233,00 TL'nin 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, davacı tarafından yapılan icra takibi sonucunda davalı tarafça icra dosyasına toplam 973.774,28 TL ödeme yapılarak borcun kapatıldığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davacı tarafından davalı kuruma gönderilen 09.01.2020 tarihli ihtarnamenin davalı kuruma 13.01.2020 tarihinde tebliğ edildiği bu ihtarnamede 10 günlük süre verildiği gözetildiğinde; davalı kurumun yapılan kesintilerin iadesi hususunda 24.01.2020 tarihi itibariyle temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2020 yılından 2024 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay Kapatılan 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)
İlk Derece Mahkemesince konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulacak sepet hesabına göre davacı alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit edilerek, varsa bu zarar miktarından davacı tarafından tahsil edilen temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup davacı alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
KARARIN TAMAMI AŞAĞIDAKİ GİBİDİR.
T. C.
Y A R G I T A Y
6 . H U K U K D A İ R E S İ
Esas No : 2025/4148
Karar No : 2026/1670
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ: Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 22.10.2025
SAYISI : 2025/1830 E. 2025/2636 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile davalı kurum arasında hizmet sözleşmesi imzalandığını, sözleşme kapsamında hakedişlerden haksız olarak damga vergisi adı altında kesintiler yapıldığını, kesintilerin iadesi için açılan davada mahkemece müvekkili şirketin 2018-2019 ve 2020 yılında yapılan ödemelerden kesilmiş olan toplam 309.233,00 TL damga vergisi alacağının, temerrüt tarihi olan 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte ödenmesi yönünde hüküm kurulduğunu, yapılan icra takibi sonucunda davalı kurum tarafından tazminat bedeli yargılama ve vekalet ücretleri ile birlikte 934.568,00 TL olarak tamamen ödendiğini, davaya konu kesintilerin yapıldığı tarih itibarı ile hükmedilen bedelin alım gücü yüksek düzeyde iken, borcun tahsil edildiği 2024 yılında alınan para bu alım gücünün 1/10 civarında olduğunu, bu haliyle müvekkilinin haksız kesintiler ve bunların zamanında ödenmemesi sebebi ile çok ağır bir zarara uğradığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 50.000,00 TL munzam zararın dava tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalı kurumdan tahsilini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı yanın zararının temerrüt faizi ile karşılandığını, davacının temerrüt faizi dışında bir zararının olduğunu net ve inanılır bir biçimde ispatlaması gerektiğini, davacının soyut iddia ve hesap tarzı dışında herhangi bir somut delil sunmadığını, haksız ve yersiz olarak açılan davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı tarafın davada istenen zararı doğuran somut olayın ve bu nedenle uğranılan zararı kanıtlanması gerektiği, davacının iddialarının soyut ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen, genel ekonomik konjöktürel olgular niteliğinde olduğu, davacı tarafın dava dosyasına bildirdiği deliller ve belgelerden uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu somut olgulara dayanarak kesin ve net bir biçimde ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; davalı idarenin hizmet sözleşmesine binaen ödenen hakedişlerde haksız ve hukuksuz olarak kesilen toplam 309.233,00 TL damga vergisi alacağının, temerrüt faizi ile ödemesinin kararlaştırıldığını, bu bedellerin yasal faizi ile tahsil edildiğini, ancak belirtilen tazminat (haksız kesinti) bedeline uygulanan faizin müvekkilinin gerçek zararlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu, 5 yıla yakın süren bu yargılama sürecinin sonunda ve ancak faizi ile birlikte 589.065,00 TL bedeli tahsil edebildiğini, dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda müvekkili şirketin munzam zararının 1.278.247,94 TL olduğunun belirtildiğini, ortada faizi aşan bir zarar bulunduğunu, ülkemizde seyreden yüksek enflasyonist dönemde munzam zararın tespiti noktasında soyut yöntemin dikkate alınması gerektiğini, Anayasa Mahkemesi kararları ve Yargıtay içtihatlarına açık aykırılık içeren kararının bozulmasını gerektiğini beyan etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan hakedişlerden mevzuata aykırı kesilen damga vergisinin zamanında ödenmemesi, borçlunun temerrüde düşmesi nedeniyle uğranılan aşkın zarar (munzam zarar) alacağının tahsili istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavramların açıklanması gerekmektedir;
Aşkın Zarar (Munzam Zarar):
Para borçlarında borçlunun temerrüdünün bir sonucu niteliğindeki munzam (aşkın) zarar TBK. m. 122 (B.K.105) hükmünde düzenlenmektedir. Söz konusu hükmün ilk fıkrasına göre, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür". Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.11.1999 tarihli, 1998/13-353 E., 1999/929K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukukî bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
MUNZAM ZARARIN TAZMİNİNİN ŞARTLARI:
Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, alacaklı temerrüt faizini isteme hakkı bakımından avantajlı bir konuma sahiptir. Oysa, aynı durum munzam zararın tazminini isteme hakkı bakımından geçerli değildir. Alacaklı, ancak aşağıda açıklanan şartların bir arada bulunması halinde borçludan munzam zararın tazminini isteyebilir.
A.Bir Para Borcunun Bulunması
Munzam zararın tazmininin istenebilmesi için borcun bir para borcu olması gerekir. Zira, munzam zararın istenmesi her türlü borç bakımından değil, sadece para borçları için mümkündür. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir;
Munzam zararın tazmini sadece tüketim ödüncü sözleşmesine münhasır değildir. Meselâ, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya vekâletsiz işgörmeden doğan para borcunda munzam zararın tazmini söz konusu olabilir. Bunun için her şeyden önce borçlunun temerrüde düşmüş olması gerekir.
B.Borçlunun Temerrüdü
Türk Borçlar Kanunu 117. maddesi uyarınca davalı borçlunun usulüne uygun olarak temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlu temerrüde düşürülmemişse borçlu hakkında yapılan icra takip tarihinde veya dava açılmışsa dava tarihinde borçlunun temerrüdü oluşur.
C.Munzam Zarar
Munzam zararın tazmini için aranan şartlardan üçüncüsü zarardır. Nitekim, bu şart "temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa" ifadesi ile TBK. m. 122/1 hükmünde açıkça belirtilmektedir. Ancak, söz konusu hükümde zararın türü ve niteliği konusunda açıklık yoktur. Bununla beraber munzam zarar da zarar teorisindeki genel esaslara uygun biçimde anlaşılmalıdır.
Türk-İsviçre Hukuku'nda zarar daha ziyade dar anlamda, yani maddî zararı ifade etmek için kullanılır. Eksilmenin malvarlığında ortaya çıkması halinde maddî zarardan bahsedilir. Malvarlığındaki eksilme, alacaklının, zarar veren davranıştan sonra malvarlığının mevcut hali ile bu olay meydana gelmeseydi göstereceği hal arasındaki farkı ifade eder. Bu tanım çerçevesinde munzam zarar da bir tür maddî zarardır. Bu zarar gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında (müspet) olumlu zarar olarak nitelendirilmektedir. Munzam zarardan söz edebilmek için temerrüt faizini aşan bir zararın meydana gelmesi gerekir. Şu halde, munzam zarar hesaplanırken, bundan temerrüt faizinin çıkarılması gerekir. Munzam zarar çeşitli tarzlarda ortaya çıkabilir. Alacaklı, borçlunun kendisine para borcunu ödememesi sonucunda üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemediği için temerrüde düşmüş ve kendisinin aldığı temerrüt faizinden daha yüksek bir temerrüt faizini ödemek zorunda kalmış olabilir. Alacağını zamanında tahsil edemeyen alacaklı şirket, üçüncü kişiye olan ve vadesi gelmiş borcunu ödemek için ihtiyacı olan krediyi 3. kişilerden sağlaması nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeden dolayı da munzam zararı oluşabilir.
D.Uygun İlliyet Bağı
Munzam zararın tazmini için söz konusu zararla borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının varlığı aranır. Buna göre, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Şayet alacaklının uğradığını iddia ettiği zararla borçlunun temerrüdü arasında hiçbir illiyet bağı yoksa borçlu munzam zarardan sorumlu tutulamaz, Alacaklının uğradığı munzam zarar objektif bir şekilde genel hayat tecrübelerine ve olayların normal akışına göre borçlunun temerrüde düşmüş olmasının sonucu sayılabilirse borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulur. Yani, borçlunun temerrüdü böyle bir zarara yol açmaya elverişli olmalıdır. Aksi takdirde, alacaklı munzam zararın tazminini isteyemez.
Genel esas, burada da geçerlidir. Bu itibarla, munzam zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağının var olduğunu gösteren tüm olguları ispatlaması gereken taraf davacıdır. Dolayısıyla, alacaklı uygun illiyet bağının bulunduğunu ortaya koyan vakıaları ve bunların dayanağı olan delilleri mahkemeye sunmalıdır.
E.Kusur
Borçlunun temerrüde düşmesi veya temerrüt faizi ödemesi için kusur şart değildir. Munzam zararın tazmini ise temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından biridir. Gerçekten de, kusur, munzam zarar istemi bakımından mutlaka bulunması gereken bir unsurdur. TBK. m. 122/1 gereğince "borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe" faizi aşan zararı da tazmin etmekle yükümlüdür. Kusurun derecesi ise sorumluluğun doğması bakımından önemli değildir; borçlu her türlü kusurundan sorumludur. Borçlu hafif ihmali sonucunda temerrüde düşmüş olsa bile temerrüt sebebiyle doğan ve faizle karşılanamayan munzam zararı tazmin etmek zorunda kalır.
TBK. m. 112 hükmüyle uyumlu olarak TBK. m. 122 hükmünde de alacaklı yararına bir kusur karinesi kabul edilmiştir. Buna göre, alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlunun kusurlu olduğu varsayılmaktadır. Borçlunun sorumluluktan kurtulması için kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir.
Borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğunu çeşitli şekillerde ispatlayabilir. Meselâ, alacaklıya zamanında ulaşacak şekilde gönderdiği paranın kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple geciktiğini ispatlayan borçlu munzam zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir. Aynı esas, alacağın varlığından haberdar olmadığını ve bunda bir kusurunun bulunmadığını ya da ödemeyi zamanında yapmamasının beklenilmeyen bir halden kaynaklandığını ispatlayan borçlu için de geçerlidir.
MUNZAM ZARARIN İSPATI:
Munzam zararın hesaplanmasında somut ve soyut yöntemler dikkate alınır.
Somut yöntemde; davacı alacaklının munzam zarar kaleminin oluştuğunu somut bir biçimde ispatlaması gerekir. Örneğin borcunu zamanında tahsil edememesi nedeniyle kredi borçlanması yaptığını veya 3. kişilere borcunu zamanında ödeyememesi nedeniyle temerrüd faizi ödediğini, cezai şart gibi ödemelerde bulunduğunu, yine dövizle yapmış olduğu borçlanmadan dolayı borcunu zamanında ödeyememiş olması nedeniyle kur farkından kaynaklanan zararı olduğunu, ödemekle yükümlü olduğu vergi, sosyal sigorta prim ödemeleri gibi ödemeleri zamanında ifa edememesi nedeniyle gecikme faizi ödemek zorunda kaldığını iddia ederek bu zararını ispatlayabilir.
Soyut yöntemde; yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler başka bir deyişle Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde belirtilen genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı lehine değerlendirilir. Ülkemizde seyreden hiper enflasyon nedeniyle bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için çaba ve girişimlerde bulunmak, örneğin en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili, döviz gibi yatırımlarda değerlendirmesi olayların normal akışına, hayat tecrübesine uygun bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Enflasyonist ortamda yaşayan normal makul bir insanın parasını atıl bir biçimde tutmayacağı, gelir getirecek bir yatırıma yatıracağı bilinen bir gerçektir. 818 sayılı Borçlar Kanun'un 232 (TBK 187, madde de belirtildiği üzere herkesçe bilinen vakıalarla ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz). Yasal deyimle bu maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur.
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde;
Sürekli ve yüksek enflasyonun görüldüğü ülke ekonomilerinde para borcunun zamanında ödenmemesi halinde alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi, borcun ifasının uzun süre alması nedeniyle alacaklı her zaman zarara uğrar. Bu zararın bazı ispat kolaylıkları ile de olsa ispat edilmesi gerekir. Paranın değer kaybetmesi alacaklının mal varlığında bir eksilmeye yol açması halinde alacaklının zararının bulunduğu kabul edilmelidir.
Normal Enflasyon Döneminde;
Normal enflasyon dönemlerinde temerrütten sonra ifa anına kadar paranın değer kaybetmesi kural olarak zararın varlığını göstermez. Enflasyon ülke ekonomisinde süreklilik ve yükseklik arzetmiyorsa bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir.
20.10.1989 gün ve 1988/4 Esas, 1989/3 Karar sayılı İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında "para her zaman kullanılması mümkün ve temettü meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın varlığı kesindir." denilerek para borcunu ödemekte geciken borçlunun bu eyleminden dolayı alacaklının zararının doğacağı kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru no. lu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.
Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2017-24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararında da aynı ilkelere temas edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 57031/12 başvuru no. lu Suna Denizci/Türkiye hakkında verilen kararda da munzam zararın talep edilebileceği belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen kararlar uyarınca kişinin mal varlığında meydana gelen azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki dava sayısının hızla arttığı görülmektedir. Bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldıracak, adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Her somut olayın özelliği de dikkate alınarak bulunulacak zarar miktarının TBK'nın 50 ve 51. maddeleri (mülga BK'nın 42 ve 43 md) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
Munzam zararın hesap yönteminde dikkate alınacak ekonomik veriler;
1 . Her yıl itibariyle gerçekleşen TEFE- TÜFE, oranı
2. Bankaların 3 aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları,
3. Devlet tahvillerine verilen faiz oranları
4. Döviz kurlarındaki Amerikan Doları ve Euro değişim oranları
5. Asgari ücret artışı
6. Altın fiyatlarındaki artış
Sepetteki bu verilerin ortalamasının mahkemece zararın hesaplanmasında dikkate alınması gerekir.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında 16.03.2018 tarihinde hizmet sözleşmesi yapıldığı, sözleşme kapsamında davacının hak edişlerinden haksız olarak damga vergisi kesildiği, davacı şirket tarafından 09.01.2020 tarihli ihtarname ile 21 adet hak edişten kesinlen toplam 309.233,45 TL'nin ihtarnamenin tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde davacı şirkete ödenmesi, aksi halde yargı yoluna başvurulacağı belirtilerek davalı kuruma ihtarda bulunulduğu, davalı kurum tarafından talebin reddedilmesi üzerine yapılan kesintilerin iadesi için 11.09.2020 tarihinde Amasya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, 19.07.2023 tarihinde verilen kararla davacı hak edişlerinden mevzuata aykırı şekilde kesilen 309.233,00 TL'nin 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, davacı tarafından yapılan icra takibi sonucunda davalı tarafça icra dosyasına toplam 973.774,28 TL ödeme yapılarak borcun kapatıldığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davacı tarafından davalı kuruma gönderilen 09.01.2020 tarihli ihtarnamenin davalı kuruma 13.01.2020 tarihinde tebliğ edildiği bu ihtarnamede 10 günlük süre verildiği gözetildiğinde; davalı kurumun yapılan kesintilerin iadesi hususunda 24.01.2020 tarihi itibariyle temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2020 yılından 2024 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay Kapatılan 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)
İlk Derece Mahkemesince konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulacak sepet hesabına göre davacı alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit edilerek, varsa bu zarar miktarından davacı tarafından tahsil edilen temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup davacı alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle,
1. Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
22.04.2026 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Aşkın Zarar (Munzam Zarar):
Para borçlarında borçlunun temerrüdünün bir sonucu niteliğindeki munzam (aşkın) zarar TBK. m. 122 (B.K.105) hükmünde düzenlenmektedir. Söz konusu hükmün ilk fıkrasına göre, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür". Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.11.1999 tarihli, 1998/13-353 E., 1999/929K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukukî bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
MUNZAM ZARARIN TAZMİNİNİN ŞARTLARI:
Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, alacaklı temerrüt faizini isteme hakkı bakımından avantajlı bir konuma sahiptir. Oysa, aynı durum munzam zararın tazminini isteme hakkı bakımından geçerli değildir. Alacaklı, ancak aşağıda açıklanan şartların bir arada bulunması halinde borçludan munzam zararın tazminini isteyebilir.
A.Bir Para Borcunun Bulunması
Munzam zararın tazmininin istenebilmesi için borcun bir para borcu olması gerekir. Zira, munzam zararın istenmesi her türlü borç bakımından değil, sadece para borçları için mümkündür. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir;
Munzam zararın tazmini sadece tüketim ödüncü sözleşmesine münhasır değildir. Meselâ, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya vekâletsiz işgörmeden doğan para borcunda munzam zararın tazmini söz konusu olabilir. Bunun için her şeyden önce borçlunun temerrüde düşmüş olması gerekir.
B.Borçlunun Temerrüdü
Türk Borçlar Kanunu 117. maddesi uyarınca davalı borçlunun usulüne uygun olarak temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlu temerrüde düşürülmemişse borçlu hakkında yapılan icra takip tarihinde veya dava açılmışsa dava tarihinde borçlunun temerrüdü oluşur.
C.Munzam Zarar
Munzam zararın tazmini için aranan şartlardan üçüncüsü zarardır. Nitekim, bu şart "temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa" ifadesi ile TBK. m. 122/1 hükmünde açıkça belirtilmektedir. Ancak, söz konusu hükümde zararın türü ve niteliği konusunda açıklık yoktur. Bununla beraber munzam zarar da zarar teorisindeki genel esaslara uygun biçimde anlaşılmalıdır.
Türk-İsviçre Hukuku'nda zarar daha ziyade dar anlamda, yani maddî zararı ifade etmek için kullanılır. Eksilmenin malvarlığında ortaya çıkması halinde maddî zarardan bahsedilir. Malvarlığındaki eksilme, alacaklının, zarar veren davranıştan sonra malvarlığının mevcut hali ile bu olay meydana gelmeseydi göstereceği hal arasındaki farkı ifade eder. Bu tanım çerçevesinde munzam zarar da bir tür maddî zarardır. Bu zarar gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında (müspet) olumlu zarar olarak nitelendirilmektedir. Munzam zarardan söz edebilmek için temerrüt faizini aşan bir zararın meydana gelmesi gerekir. Şu halde, munzam zarar hesaplanırken, bundan temerrüt faizinin çıkarılması gerekir. Munzam zarar çeşitli tarzlarda ortaya çıkabilir. Alacaklı, borçlunun kendisine para borcunu ödememesi sonucunda üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemediği için temerrüde düşmüş ve kendisinin aldığı temerrüt faizinden daha yüksek bir temerrüt faizini ödemek zorunda kalmış olabilir. Alacağını zamanında tahsil edemeyen alacaklı şirket, üçüncü kişiye olan ve vadesi gelmiş borcunu ödemek için ihtiyacı olan krediyi 3. kişilerden sağlaması nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeden dolayı da munzam zararı oluşabilir.
D.Uygun İlliyet Bağı
Munzam zararın tazmini için söz konusu zararla borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının varlığı aranır. Buna göre, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Şayet alacaklının uğradığını iddia ettiği zararla borçlunun temerrüdü arasında hiçbir illiyet bağı yoksa borçlu munzam zarardan sorumlu tutulamaz, Alacaklının uğradığı munzam zarar objektif bir şekilde genel hayat tecrübelerine ve olayların normal akışına göre borçlunun temerrüde düşmüş olmasının sonucu sayılabilirse borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulur. Yani, borçlunun temerrüdü böyle bir zarara yol açmaya elverişli olmalıdır. Aksi takdirde, alacaklı munzam zararın tazminini isteyemez.
Genel esas, burada da geçerlidir. Bu itibarla, munzam zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağının var olduğunu gösteren tüm olguları ispatlaması gereken taraf davacıdır. Dolayısıyla, alacaklı uygun illiyet bağının bulunduğunu ortaya koyan vakıaları ve bunların dayanağı olan delilleri mahkemeye sunmalıdır.
E.Kusur
Borçlunun temerrüde düşmesi veya temerrüt faizi ödemesi için kusur şart değildir. Munzam zararın tazmini ise temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından biridir. Gerçekten de, kusur, munzam zarar istemi bakımından mutlaka bulunması gereken bir unsurdur. TBK. m. 122/1 gereğince "borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe" faizi aşan zararı da tazmin etmekle yükümlüdür. Kusurun derecesi ise sorumluluğun doğması bakımından önemli değildir; borçlu her türlü kusurundan sorumludur. Borçlu hafif ihmali sonucunda temerrüde düşmüş olsa bile temerrüt sebebiyle doğan ve faizle karşılanamayan munzam zararı tazmin etmek zorunda kalır.
TBK. m. 112 hükmüyle uyumlu olarak TBK. m. 122 hükmünde de alacaklı yararına bir kusur karinesi kabul edilmiştir. Buna göre, alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlunun kusurlu olduğu varsayılmaktadır. Borçlunun sorumluluktan kurtulması için kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir.
Borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğunu çeşitli şekillerde ispatlayabilir. Meselâ, alacaklıya zamanında ulaşacak şekilde gönderdiği paranın kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple geciktiğini ispatlayan borçlu munzam zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir. Aynı esas, alacağın varlığından haberdar olmadığını ve bunda bir kusurunun bulunmadığını ya da ödemeyi zamanında yapmamasının beklenilmeyen bir halden kaynaklandığını ispatlayan borçlu için de geçerlidir.
MUNZAM ZARARIN İSPATI:
Munzam zararın hesaplanmasında somut ve soyut yöntemler dikkate alınır.
Somut yöntemde; davacı alacaklının munzam zarar kaleminin oluştuğunu somut bir biçimde ispatlaması gerekir. Örneğin borcunu zamanında tahsil edememesi nedeniyle kredi borçlanması yaptığını veya 3. kişilere borcunu zamanında ödeyememesi nedeniyle temerrüd faizi ödediğini, cezai şart gibi ödemelerde bulunduğunu, yine dövizle yapmış olduğu borçlanmadan dolayı borcunu zamanında ödeyememiş olması nedeniyle kur farkından kaynaklanan zararı olduğunu, ödemekle yükümlü olduğu vergi, sosyal sigorta prim ödemeleri gibi ödemeleri zamanında ifa edememesi nedeniyle gecikme faizi ödemek zorunda kaldığını iddia ederek bu zararını ispatlayabilir.
Soyut yöntemde; yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler başka bir deyişle Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde belirtilen genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı lehine değerlendirilir. Ülkemizde seyreden hiper enflasyon nedeniyle bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için çaba ve girişimlerde bulunmak, örneğin en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili, döviz gibi yatırımlarda değerlendirmesi olayların normal akışına, hayat tecrübesine uygun bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Enflasyonist ortamda yaşayan normal makul bir insanın parasını atıl bir biçimde tutmayacağı, gelir getirecek bir yatırıma yatıracağı bilinen bir gerçektir. 818 sayılı Borçlar Kanun'un 232 (TBK 187, madde de belirtildiği üzere herkesçe bilinen vakıalarla ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz). Yasal deyimle bu maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur.
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde;
Sürekli ve yüksek enflasyonun görüldüğü ülke ekonomilerinde para borcunun zamanında ödenmemesi halinde alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi, borcun ifasının uzun süre alması nedeniyle alacaklı her zaman zarara uğrar. Bu zararın bazı ispat kolaylıkları ile de olsa ispat edilmesi gerekir. Paranın değer kaybetmesi alacaklının mal varlığında bir eksilmeye yol açması halinde alacaklının zararının bulunduğu kabul edilmelidir.
Normal Enflasyon Döneminde;
Normal enflasyon dönemlerinde temerrütten sonra ifa anına kadar paranın değer kaybetmesi kural olarak zararın varlığını göstermez. Enflasyon ülke ekonomisinde süreklilik ve yükseklik arzetmiyorsa bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir.
20.10.1989 gün ve 1988/4 Esas, 1989/3 Karar sayılı İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında "para her zaman kullanılması mümkün ve temettü meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın varlığı kesindir." denilerek para borcunu ödemekte geciken borçlunun bu eyleminden dolayı alacaklının zararının doğacağı kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru no. lu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.
Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2017-24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararında da aynı ilkelere temas edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 57031/12 başvuru no. lu Suna Denizci/Türkiye hakkında verilen kararda da munzam zararın talep edilebileceği belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen kararlar uyarınca kişinin mal varlığında meydana gelen azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki dava sayısının hızla arttığı görülmektedir. Bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldıracak, adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Her somut olayın özelliği de dikkate alınarak bulunulacak zarar miktarının TBK'nın 50 ve 51. maddeleri (mülga BK'nın 42 ve 43 md) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
Munzam zararın hesap yönteminde dikkate alınacak ekonomik veriler;
1. Her yıl itibariyle gerçekleşen TEFE- TÜFE, oranı
2. Bankaların 3 aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları,
3. Devlet tahvillerine verilen faiz oranları
4. Döviz kurlarındaki Amerikan Doları ve Euro değişim oranları
5. Asgari ücret artışı
6. Altın fiyatlarındaki artış
Sepetteki bu verilerin ortalamasının mahkemece zararın hesaplanmasında dikkate alınması gerekir.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında 16.03.2018 tarihinde hizmet sözleşmesi yapıldığı, sözleşme kapsamında davacının hak edişlerinden haksız olarak damga vergisi kesildiği, davacı şirket tarafından 09.01.2020 tarihli ihtarname ile 21 adet hak edişten kesilen toplam 309.233,45 TL'nin ihtarnamenin tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde davacı şirkete ödenmesi, aksi halde yargı yoluna başvurulacağı belirtilerek davalı kuruma ihtarda bulunulduğu, davalı kurum tarafından talebin reddedilmesi üzerine yapılan kesintilerin iadesi için 11.09.2020 tarihinde Amasya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, 19.07.2023 tarihinde verilen kararla davacı hak edişlerinden mevzuata aykırı şekilde kesilen 309.233,00 TL'nin 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, davacı tarafından yapılan icra takibi sonucunda davalı tarafça icra dosyasına toplam 973.774,28 TL ödeme yapılarak borcun kapatıldığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davacı tarafından davalı kuruma gönderilen 09.01.2020 tarihli ihtarnamenin davalı kuruma 13.01.2020 tarihinde tebliğ edildiği bu ihtarnamede 10 günlük süre verildiği gözetildiğinde; davalı kurumun yapılan kesintilerin iadesi hususunda 24.01.2020 tarihi itibariyle temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2020 yılından 2024 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay Kapatılan 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)
İlk Derece Mahkemesince konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulacak sepet hesabına göre davacı alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit edilerek, varsa bu zarar miktarından davacı tarafından tahsil edilen temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup davacı alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
KARARIN TAMAMI AŞAĞIDAKİ GİBİDİR.
T. C.
Y A R G I T A Y
6 . H U K U K D A İ R E S İ
Esas No : 2025/4148
Karar No : 2026/1670
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ: Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 22.10.2025
SAYISI : 2025/1830 E. 2025/2636 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile davalı kurum arasında hizmet sözleşmesi imzalandığını, sözleşme kapsamında hakedişlerden haksız olarak damga vergisi adı altında kesintiler yapıldığını, kesintilerin iadesi için açılan davada mahkemece müvekkili şirketin 2018-2019 ve 2020 yılında yapılan ödemelerden kesilmiş olan toplam 309.233,00 TL damga vergisi alacağının, temerrüt tarihi olan 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte ödenmesi yönünde hüküm kurulduğunu, yapılan icra takibi sonucunda davalı kurum tarafından tazminat bedeli yargılama ve vekalet ücretleri ile birlikte 934.568,00 TL olarak tamamen ödendiğini, davaya konu kesintilerin yapıldığı tarih itibarı ile hükmedilen bedelin alım gücü yüksek düzeyde iken, borcun tahsil edildiği 2024 yılında alınan para bu alım gücünün 1/10 civarında olduğunu, bu haliyle müvekkilinin haksız kesintiler ve bunların zamanında ödenmemesi sebebi ile çok ağır bir zarara uğradığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 50.000,00 TL munzam zararın dava tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalı kurumdan tahsilini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı yanın zararının temerrüt faizi ile karşılandığını, davacının temerrüt faizi dışında bir zararının olduğunu net ve inanılır bir biçimde ispatlaması gerektiğini, davacının soyut iddia ve hesap tarzı dışında herhangi bir somut delil sunmadığını, haksız ve yersiz olarak açılan davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı tarafın davada istenen zararı doğuran somut olayın ve bu nedenle uğranılan zararı kanıtlanması gerektiği, davacının iddialarının soyut ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen, genel ekonomik konjöktürel olgular niteliğinde olduğu, davacı tarafın dava dosyasına bildirdiği deliller ve belgelerden uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu somut olgulara dayanarak kesin ve net bir biçimde ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; davalı idarenin hizmet sözleşmesine binaen ödenen hakedişlerde haksız ve hukuksuz olarak kesilen toplam 309.233,00 TL damga vergisi alacağının, temerrüt faizi ile ödemesinin kararlaştırıldığını, bu bedellerin yasal faizi ile tahsil edildiğini, ancak belirtilen tazminat (haksız kesinti) bedeline uygulanan faizin müvekkilinin gerçek zararlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu, 5 yıla yakın süren bu yargılama sürecinin sonunda ve ancak faizi ile birlikte 589.065,00 TL bedeli tahsil edebildiğini, dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda müvekkili şirketin munzam zararının 1.278.247,94 TL olduğunun belirtildiğini, ortada faizi aşan bir zarar bulunduğunu, ülkemizde seyreden yüksek enflasyonist dönemde munzam zararın tespiti noktasında soyut yöntemin dikkate alınması gerektiğini, Anayasa Mahkemesi kararları ve Yargıtay içtihatlarına açık aykırılık içeren kararının bozulmasını gerektiğini beyan etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan hakedişlerden mevzuata aykırı kesilen damga vergisinin zamanında ödenmemesi, borçlunun temerrüde düşmesi nedeniyle uğranılan aşkın zarar (munzam zarar) alacağının tahsili istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavramların açıklanması gerekmektedir;
Aşkın Zarar (Munzam Zarar):
Para borçlarında borçlunun temerrüdünün bir sonucu niteliğindeki munzam (aşkın) zarar TBK. m. 122 (B.K.105) hükmünde düzenlenmektedir. Söz konusu hükmün ilk fıkrasına göre, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür". Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.11.1999 tarihli, 1998/13-353 E., 1999/929K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere munzam zarar, sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukukî bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
MUNZAM ZARARIN TAZMİNİNİN ŞARTLARI:
Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, alacaklı temerrüt faizini isteme hakkı bakımından avantajlı bir konuma sahiptir. Oysa, aynı durum munzam zararın tazminini isteme hakkı bakımından geçerli değildir. Alacaklı, ancak aşağıda açıklanan şartların bir arada bulunması halinde borçludan munzam zararın tazminini isteyebilir.
A.Bir Para Borcunun Bulunması
Munzam zararın tazmininin istenebilmesi için borcun bir para borcu olması gerekir. Zira, munzam zararın istenmesi her türlü borç bakımından değil, sadece para borçları için mümkündür. Para borcunun kaynağı ise önemli değildir;
Munzam zararın tazmini sadece tüketim ödüncü sözleşmesine münhasır değildir. Meselâ, sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya vekâletsiz işgörmeden doğan para borcunda munzam zararın tazmini söz konusu olabilir. Bunun için her şeyden önce borçlunun temerrüde düşmüş olması gerekir.
B.Borçlunun Temerrüdü
Türk Borçlar Kanunu 117. maddesi uyarınca davalı borçlunun usulüne uygun olarak temerrüde düşürülmesi gerekir. Borçlu temerrüde düşürülmemişse borçlu hakkında yapılan icra takip tarihinde veya dava açılmışsa dava tarihinde borçlunun temerrüdü oluşur.
C.Munzam Zarar
Munzam zararın tazmini için aranan şartlardan üçüncüsü zarardır. Nitekim, bu şart "temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa" ifadesi ile TBK. m. 122/1 hükmünde açıkça belirtilmektedir. Ancak, söz konusu hükümde zararın türü ve niteliği konusunda açıklık yoktur. Bununla beraber munzam zarar da zarar teorisindeki genel esaslara uygun biçimde anlaşılmalıdır.
Türk-İsviçre Hukuku'nda zarar daha ziyade dar anlamda, yani maddî zararı ifade etmek için kullanılır. Eksilmenin malvarlığında ortaya çıkması halinde maddî zarardan bahsedilir. Malvarlığındaki eksilme, alacaklının, zarar veren davranıştan sonra malvarlığının mevcut hali ile bu olay meydana gelmeseydi göstereceği hal arasındaki farkı ifade eder. Bu tanım çerçevesinde munzam zarar da bir tür maddî zarardır. Bu zarar gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında (müspet) olumlu zarar olarak nitelendirilmektedir. Munzam zarardan söz edebilmek için temerrüt faizini aşan bir zararın meydana gelmesi gerekir. Şu halde, munzam zarar hesaplanırken, bundan temerrüt faizinin çıkarılması gerekir. Munzam zarar çeşitli tarzlarda ortaya çıkabilir. Alacaklı, borçlunun kendisine para borcunu ödememesi sonucunda üçüncü kişiye olan borcunu ifa edemediği için temerrüde düşmüş ve kendisinin aldığı temerrüt faizinden daha yüksek bir temerrüt faizini ödemek zorunda kalmış olabilir. Alacağını zamanında tahsil edemeyen alacaklı şirket, üçüncü kişiye olan ve vadesi gelmiş borcunu ödemek için ihtiyacı olan krediyi 3. kişilerden sağlaması nedeniyle malvarlığında meydana gelen eksilmeden dolayı da munzam zararı oluşabilir.
D.Uygun İlliyet Bağı
Munzam zararın tazmini için söz konusu zararla borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının varlığı aranır. Buna göre, alacaklının temerrüt faizini aşan zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Şayet alacaklının uğradığını iddia ettiği zararla borçlunun temerrüdü arasında hiçbir illiyet bağı yoksa borçlu munzam zarardan sorumlu tutulamaz, Alacaklının uğradığı munzam zarar objektif bir şekilde genel hayat tecrübelerine ve olayların normal akışına göre borçlunun temerrüde düşmüş olmasının sonucu sayılabilirse borçlu aşkın zarardan sorumlu tutulur. Yani, borçlunun temerrüdü böyle bir zarara yol açmaya elverişli olmalıdır. Aksi takdirde, alacaklı munzam zararın tazminini isteyemez.
Genel esas, burada da geçerlidir. Bu itibarla, munzam zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağının var olduğunu gösteren tüm olguları ispatlaması gereken taraf davacıdır. Dolayısıyla, alacaklı uygun illiyet bağının bulunduğunu ortaya koyan vakıaları ve bunların dayanağı olan delilleri mahkemeye sunmalıdır.
E.Kusur
Borçlunun temerrüde düşmesi veya temerrüt faizi ödemesi için kusur şart değildir. Munzam zararın tazmini ise temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından biridir. Gerçekten de, kusur, munzam zarar istemi bakımından mutlaka bulunması gereken bir unsurdur. TBK. m. 122/1 gereğince "borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe" faizi aşan zararı da tazmin etmekle yükümlüdür. Kusurun derecesi ise sorumluluğun doğması bakımından önemli değildir; borçlu her türlü kusurundan sorumludur. Borçlu hafif ihmali sonucunda temerrüde düşmüş olsa bile temerrüt sebebiyle doğan ve faizle karşılanamayan munzam zararı tazmin etmek zorunda kalır.
TBK. m. 112 hükmüyle uyumlu olarak TBK. m. 122 hükmünde de alacaklı yararına bir kusur karinesi kabul edilmiştir. Buna göre, alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir; borçlunun kusurlu olduğu varsayılmaktadır. Borçlunun sorumluluktan kurtulması için kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir.
Borçlu temerrüde düşmekte kusursuz olduğunu çeşitli şekillerde ispatlayabilir. Meselâ, alacaklıya zamanında ulaşacak şekilde gönderdiği paranın kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple geciktiğini ispatlayan borçlu munzam zararı tazmin yükümlülüğünden kurtulabilir. Aynı esas, alacağın varlığından haberdar olmadığını ve bunda bir kusurunun bulunmadığını ya da ödemeyi zamanında yapmamasının beklenilmeyen bir halden kaynaklandığını ispatlayan borçlu için de geçerlidir.
MUNZAM ZARARIN İSPATI:
Munzam zararın hesaplanmasında somut ve soyut yöntemler dikkate alınır.
Somut yöntemde; davacı alacaklının munzam zarar kaleminin oluştuğunu somut bir biçimde ispatlaması gerekir. Örneğin borcunu zamanında tahsil edememesi nedeniyle kredi borçlanması yaptığını veya 3. kişilere borcunu zamanında ödeyememesi nedeniyle temerrüd faizi ödediğini, cezai şart gibi ödemelerde bulunduğunu, yine dövizle yapmış olduğu borçlanmadan dolayı borcunu zamanında ödeyememiş olması nedeniyle kur farkından kaynaklanan zararı olduğunu, ödemekle yükümlü olduğu vergi, sosyal sigorta prim ödemeleri gibi ödemeleri zamanında ifa edememesi nedeniyle gecikme faizi ödemek zorunda kaldığını iddia ederek bu zararını ispatlayabilir.
Soyut yöntemde; yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler başka bir deyişle Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde belirtilen genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı lehine değerlendirilir. Ülkemizde seyreden hiper enflasyon nedeniyle bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için çaba ve girişimlerde bulunmak, örneğin en azından vadeli mevduat, altın, devlet tahvili, döviz gibi yatırımlarda değerlendirmesi olayların normal akışına, hayat tecrübesine uygun bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Enflasyonist ortamda yaşayan normal makul bir insanın parasını atıl bir biçimde tutmayacağı, gelir getirecek bir yatırıma yatıracağı bilinen bir gerçektir. 818 sayılı Borçlar Kanun'un 232 (TBK 187, madde de belirtildiği üzere herkesçe bilinen vakıalarla ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz). Yasal deyimle bu maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek yoktur.
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde;
Sürekli ve yüksek enflasyonun görüldüğü ülke ekonomilerinde para borcunun zamanında ödenmemesi halinde alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi, borcun ifasının uzun süre alması nedeniyle alacaklı her zaman zarara uğrar. Bu zararın bazı ispat kolaylıkları ile de olsa ispat edilmesi gerekir. Paranın değer kaybetmesi alacaklının mal varlığında bir eksilmeye yol açması halinde alacaklının zararının bulunduğu kabul edilmelidir.
Normal Enflasyon Döneminde;
Normal enflasyon dönemlerinde temerrütten sonra ifa anına kadar paranın değer kaybetmesi kural olarak zararın varlığını göstermez. Enflasyon ülke ekonomisinde süreklilik ve yükseklik arzetmiyorsa bu durumda alacaklının somut olaylarla zararını ispatlaması gerekir.
20.10.1989 gün ve 1988/4 Esas, 1989/3 Karar sayılı İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında "para her zaman kullanılması mümkün ve temettü meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın varlığı kesindir." denilerek para borcunu ödemekte geciken borçlunun bu eyleminden dolayı alacaklının zararının doğacağı kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru no. lu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.
Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2017-24810 başvuru numaralı 27.11.2019 tarihli kararında da aynı ilkelere temas edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 57031/12 başvuru no. lu Suna Denizci/Türkiye hakkında verilen kararda da munzam zararın talep edilebileceği belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen kararlar uyarınca kişinin mal varlığında meydana gelen azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki dava sayısının hızla arttığı görülmektedir. Bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldıracak, adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Her somut olayın özelliği de dikkate alınarak bulunulacak zarar miktarının TBK'nın 50 ve 51. maddeleri (mülga BK'nın 42 ve 43 md) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
Munzam zararın hesap yönteminde dikkate alınacak ekonomik veriler;
1 . Her yıl itibariyle gerçekleşen TEFE- TÜFE, oranı
2. Bankaların 3 aylık ortalama vadeli mevduat faiz oranları,
3. Devlet tahvillerine verilen faiz oranları
4. Döviz kurlarındaki Amerikan Doları ve Euro değişim oranları
5. Asgari ücret artışı
6. Altın fiyatlarındaki artış
Sepetteki bu verilerin ortalamasının mahkemece zararın hesaplanmasında dikkate alınması gerekir.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında 16.03.2018 tarihinde hizmet sözleşmesi yapıldığı, sözleşme kapsamında davacının hak edişlerinden haksız olarak damga vergisi kesildiği, davacı şirket tarafından 09.01.2020 tarihli ihtarname ile 21 adet hak edişten kesinlen toplam 309.233,45 TL'nin ihtarnamenin tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde davacı şirkete ödenmesi, aksi halde yargı yoluna başvurulacağı belirtilerek davalı kuruma ihtarda bulunulduğu, davalı kurum tarafından talebin reddedilmesi üzerine yapılan kesintilerin iadesi için 11.09.2020 tarihinde Amasya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, 19.07.2023 tarihinde verilen kararla davacı hak edişlerinden mevzuata aykırı şekilde kesilen 309.233,00 TL'nin 24.01.2020 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, davacı tarafından yapılan icra takibi sonucunda davalı tarafça icra dosyasına toplam 973.774,28 TL ödeme yapılarak borcun kapatıldığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. Davacı tarafından davalı kuruma gönderilen 09.01.2020 tarihli ihtarnamenin davalı kuruma 13.01.2020 tarihinde tebliğ edildiği bu ihtarnamede 10 günlük süre verildiği gözetildiğinde; davalı kurumun yapılan kesintilerin iadesi hususunda 24.01.2020 tarihi itibariyle temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2020 yılından 2024 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay Kapatılan 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)
İlk Derece Mahkemesince konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulacak sepet hesabına göre davacı alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit edilerek, varsa bu zarar miktarından davacı tarafından tahsil edilen temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup davacı alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle,
1. Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
22.04.2026 tarihinde oy birliği ile karar verildi.