Son İletiler
#41
İcra Takip İşlemleri / Haricen Tahsil Edilen Paralar ...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 18:11:43İCRA DOSYASINA BİLDİRİLMEYEN ÖDEMELERDE MENFİ TESPİT DAVASI AÇILABİLİR Mİ? HARİCEN TAHSİL EDİLEN PARALAR DOSYAYA İŞLENMEZSE NE OLUR?
İcra takiplerinde uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, borçlu tarafından yapılan ödemelerin icra dosyasına işlenmemesi veya alacaklı tarafından haricen tahsil edilen paraların dosyaya bildirilmemesidir.
Özellikle:
Borçlu yıllarca ödeme yapmasına rağmen:
Bu karar özellikle:
OLAYIN ÖZETİ
Davacı borçlu:
Yaklaşık 12 yıl önce Türk Ticaret Bankası A.Ş.'den kredi kullandığını ve üçüncü kişilere kefil olduğunu
belirtmiştir.
Borçlarını ödeyememesi üzerine hakkında icra takipleri başlatılmıştır.
Ancak daha sonra:
Davacı ayrıca:
%20 kötüniyet tazminatı
talebinde de bulunmuştur.
DAVALI NE SAVUNDU?
Davalı taraf:
MAHKEME NE KARAR VERDİ?
Yerel mahkeme bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.
Bilirkişi incelemesinde:
40.440,00 TL'lik ödemenin 25.618,50 TL'lik kısmının ispatlandığı
tespit edilmiştir.
Mahkeme de:
Davacının bu miktar bakımından borçlu olmadığının tespitine
karar vermiştir.
Ancak karar Yargıtay tarafından bozulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre mahkeme:
Eksik inceleme ile karar vermiştir.
Çünkü:
MENFİ TESPİT DAVASI NEDİR?
Menfi tespit davası:
Bir kişinin borçlu olmadığının tespit edilmesi amacıyla açılan davadır.
İcra ve İflas Kanunu'nun 72. maddesinde düzenlenmiştir.
Borçlu:
İCRA DOSYASINA İŞLENMEYEN ÖDEMELERDE MENFİ TESPİT DAVASI AÇILABİLİR Mİ?
Kararın en önemli noktalarından biri budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
Alacaklı tarafından haricen tahsil edilen ödemeler icra dosyasına bildirilmezse borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yarar vardır.
Bu çok önemli bir içtihattır.
Çünkü uygulamada alacaklılar bazen:
Sonrasında ise:
Takip sanki hiç ödeme yapılmamış gibi devam ettirilmektedir.
Yargıtay bu durumda borçlunun dava açabileceğini açıkça kabul etmiştir.
HUKUKİ YARAR NEDİR?
Bir davanın açılabilmesi için:
Davacının korunmaya değer güncel hukuki yararının bulunması gerekir.
Yargıtay normal şartlarda:
Tamamen ödenmiş ve ihtilafsız hale gelmiş borçlar için menfi tespit davası açılamayacağını
belirtmektedir.
Ancak burada farklı bir durum vardır.
Çünkü:
HARİCEN TAHSİLAT NE DEMEKTİR?
Haricen tahsilat:
İcra dosyası dışında yapılan ödeme anlamına gelir.
Örneğin:
Bu tahsilatların:
İcra dosyasına bildirilmesi gerekir.
ALACAKLI ÖDEMEYİ DOSYAYA BİLDİRMEZSE NE OLUR?
Bu durumda:
Borçlu ise:
İSPAT YÜKÜ KİMDEDİR?
Kararda çok önemli bir başka nokta da budur.
Yargıtay'a göre:
Borçlu olmadığını iddia eden kişi bunu ispatlamak zorundadır.
Yani:
İCRA DOSYALARININ KAYBOLMASI VEYA BULUNAMAMASI
Kararda dikkat çeken bir diğer husus:
Bazı icra dosyalarına ulaşılamamış olmasıdır.
Uygulamada özellikle eski dosyalarda:
Yargıtay buna rağmen:
Mevcut belgeler üzerinden kapsamlı hesaplama yapılması gerektiğini
vurgulamıştır.
FAİZ HESAPLAMASI NEDEN ÖNEMLİ?
Davacı:
%195 oranında faiz uygulandığını
iddia etmiştir.
Eski banka alacaklarında özellikle:
Bu nedenle:
Önce gerçek ödeme miktarının tespiti gerekir.
VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ VE ESKİ BANKA BORÇLARI AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar özellikle:
Çünkü bu tür dosyalarda:
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Kararın özeti niteliğindeki en önemli mesaj şudur:
Alacaklı tarafından haricen tahsil edilen ödemeler icra dosyasına bildirilmez ve takip aynı miktar üzerinden devam ettirilirse borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı vardır.
SONUÇ
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2020/5091 E., 2021/2868 K. sayılı kararı; icra dosyasına işlenmeyen ödemeler ve menfi tespit davaları bakımından son derece önemli bir emsal niteliğindedir.
Karara göre:
Bu karar özellikle banka kredileri, kefalet borçları, varlık yönetim şirketi alacakları ve eski icra takiplerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda uygulamaya yön verecek çok önemli bir Yargıtay kararıdır.
KARAR
T.C.
YARGITAY
11. Hukuk Dairesi
2020/5091 E.
2021/2868 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada Fethiye 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce bozmaya uyularak verilen 27.06.2019 tarih ve 2015/546-2019/367 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili ve davalı vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davacının yaklaşık 12 yıl önce Türk Ticaret Bankası A.Ş.'nin tasfiye işlemlerine başlanmadan önce bankadan kredi çekip ayrıca 3. kişilere kefil olduğunu, borçlarını ödeyemediği için icraya verildiğini ve çoğunu ödediğini, bankanın 12 yıl önce icraya verdiği dosyaları bu gün yenileyerek hiçbir ödemeyi dosyaya bildirmeyerek %195 faiz uygulamak suretiyle trilyona yaklaşan paralar istediğini, yenilemede eski faiz oranlarını isteyemeyeceğini, davacının toplamda 40.440,00 TL ödemesine rağmen hiç ödenmemiş gibi haciz işlemi yapıldığını belirterek, davacının takiplerdeki miktarda borçlu olmadığının tespitine ve davalı aleyhine %20 kötüniyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, tasfiye halinde Türk Ticaret Bankası AŞ.'nin tüm hak ve alacaklarının davalıya devir ve temlik edildiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, bozma ilamına uyulmak suretiyle yapılan yargılama, dosya kapsamı ve bilirkişi raporuna göre, davada borçlu olunmadığı iddiasının somut hukuki ilişkiye dayandığı, buna göre ispat yükünün davacıda olduğu, bir kısım icra dosyasına ulaşılması mümkün olmamış ise de temin edilebilen icra dosyaları üzerinden ödemeler dikkate alındığında, talebe konu 40.440,00 TL'nin 25.618,50TL'lik kısmının ödendiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davacının 25.618,50 TL bakımından borçlu olmadığının tespitine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, muhtelif takip dosyalarındaki alacağa mahsuben yapılan ödemelerden dolayı borçlu olunmadığının tespitine ilişkindir. Kural olarak ihtilaf konusu olmayan borcun ödenmiş olması nedeniyle menfi tespit davası açılmasında hukuki yarar bulunmamakta ise de davalı alacaklı tarafından haricen tahsil edilen miktarın ilgili takip dosyalarına bildirilmemesi nedeniyle icra muamelelerinin aynı tutar üzerinden devamı halinde borçlunun dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır. Davacı dava dilekçesinde, toplam sekiz adet takip dosyasından bahsetmişse de yapmış olduğu kısmi ödemelerin dört takip dosyasına ilişkin olduğu görülmektedir. Bu durumda alacak borç miktarının dava tarihi itibarı ile hesaplanması gerekir. Mahkemece bu hususlar gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün taraflar yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 24.03.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
İcra takiplerinde uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, borçlu tarafından yapılan ödemelerin icra dosyasına işlenmemesi veya alacaklı tarafından haricen tahsil edilen paraların dosyaya bildirilmemesidir.
Özellikle:
- Banka kredileri,
- Kefalet borçları,
- Tasfiye halindeki banka alacakları,
- Varlık yönetim şirketlerine devredilen krediler,
- Eski icra dosyaları,
- Yıllarca işlem görmeyen takipler
Borçlu yıllarca ödeme yapmasına rağmen:
- Ödemeler dosyaya işlenmeyebilmekte,
- Faiz yanlış hesaplanabilmekte,
- Takip hiç ödeme yapılmamış gibi devam ettirilebilmekte,
- Yüksek faiz uygulanabilmekte,
- Haciz işlemleri sürdürülebilmektedir.
Bu karar özellikle:
- Menfi tespit davaları,
- İcra dosyasına işlenmeyen ödemeler,
- Haricen yapılan tahsilatlar,
- Banka alacakları,
- Varlık yönetim şirketleri,
- İcra dosyasında fazla borç çıkarılması,
- Faiz uyuşmazlıkları,
- Borcun ödendiğinin ispatı
OLAYIN ÖZETİ
Davacı borçlu:
Yaklaşık 12 yıl önce Türk Ticaret Bankası A.Ş.'den kredi kullandığını ve üçüncü kişilere kefil olduğunu
belirtmiştir.
Borçlarını ödeyememesi üzerine hakkında icra takipleri başlatılmıştır.
Ancak daha sonra:
- Çeşitli ödemeler yaptığını,
- Toplam 40.440,00 TL ödeme gerçekleştirdiğini,
- Buna rağmen bu ödemelerin dosyalara işlenmediğini,
- Bankanın dosyaları yıllar sonra yenilediğini,
- Hiç ödeme yapılmamış gibi işlem yaptığını,
- Aşırı faiz uygulandığını
Davacı ayrıca:
%20 kötüniyet tazminatı
talebinde de bulunmuştur.
DAVALI NE SAVUNDU?
Davalı taraf:
- Türk Ticaret Bankası'nın alacaklarının kendilerine devredildiğini,
- Davacının iddialarının dayanaksız olduğunu,
- Borçların devam ettiğini
MAHKEME NE KARAR VERDİ?
Yerel mahkeme bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.
Bilirkişi incelemesinde:
40.440,00 TL'lik ödemenin 25.618,50 TL'lik kısmının ispatlandığı
tespit edilmiştir.
Mahkeme de:
Davacının bu miktar bakımından borçlu olmadığının tespitine
karar vermiştir.
Ancak karar Yargıtay tarafından bozulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre mahkeme:
Eksik inceleme ile karar vermiştir.
Çünkü:
- Davacı sekiz ayrı icra dosyasından söz etmiş,
- Ancak ödemeler yalnızca dört dosyaya ilişkin görünmüş,
- Gerçek alacak-borç hesabı tam olarak yapılmamış,
- Dava tarihindeki borç miktarı net biçimde belirlenmemiştir.
MENFİ TESPİT DAVASI NEDİR?
Menfi tespit davası:
Bir kişinin borçlu olmadığının tespit edilmesi amacıyla açılan davadır.
İcra ve İflas Kanunu'nun 72. maddesinde düzenlenmiştir.
Borçlu:
- Borcu hiç olmadığını,
- Borcu ödediğini,
- Borç miktarının yanlış olduğunu,
- Faizin hatalı hesaplandığını
İCRA DOSYASINA İŞLENMEYEN ÖDEMELERDE MENFİ TESPİT DAVASI AÇILABİLİR Mİ?
Kararın en önemli noktalarından biri budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
Alacaklı tarafından haricen tahsil edilen ödemeler icra dosyasına bildirilmezse borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yarar vardır.
Bu çok önemli bir içtihattır.
Çünkü uygulamada alacaklılar bazen:
- Elden ödeme almakta,
- Banka hesabına ödeme kabul etmekte,
- Tahsilat makbuzu düzenlemekte,
- Ancak bunları icra dosyasına bildirmemektedir.
Sonrasında ise:
Takip sanki hiç ödeme yapılmamış gibi devam ettirilmektedir.
Yargıtay bu durumda borçlunun dava açabileceğini açıkça kabul etmiştir.
HUKUKİ YARAR NEDİR?
Bir davanın açılabilmesi için:
Davacının korunmaya değer güncel hukuki yararının bulunması gerekir.
Yargıtay normal şartlarda:
Tamamen ödenmiş ve ihtilafsız hale gelmiş borçlar için menfi tespit davası açılamayacağını
belirtmektedir.
Ancak burada farklı bir durum vardır.
Çünkü:
- Ödemeler dosyaya işlenmemiştir,
- Takip aynı miktar üzerinden devam etmektedir,
- Borçlu yeniden haciz tehdidi altındadır.
HARİCEN TAHSİLAT NE DEMEKTİR?
Haricen tahsilat:
İcra dosyası dışında yapılan ödeme anlamına gelir.
Örneğin:
- Alacaklının banka hesabına ödeme yapılması,
- Elden ödeme verilmesi,
- Şirket hesabına havale yapılması,
- Makbuz karşılığı tahsilat yapılması
Bu tahsilatların:
İcra dosyasına bildirilmesi gerekir.
ALACAKLI ÖDEMEYİ DOSYAYA BİLDİRMEZSE NE OLUR?
Bu durumda:
- Borç miktarı gerçekte olduğundan fazla görünür,
- Faiz yanlış işlemeye devam eder,
- Haciz işlemleri sürebilir,
- Borçlu yeniden ödeme baskısıyla karşılaşabilir.
Borçlu ise:
- Menfi tespit davası açabilir,
- İstirdat talebinde bulunabilir,
- Kötüniyet tazminatı isteyebilir.
İSPAT YÜKÜ KİMDEDİR?
Kararda çok önemli bir başka nokta da budur.
Yargıtay'a göre:
Borçlu olmadığını iddia eden kişi bunu ispatlamak zorundadır.
Yani:
- Ödeme dekontları,
- Makbuzlar,
- Banka kayıtları,
- Tahsilat belgeleri
İCRA DOSYALARININ KAYBOLMASI VEYA BULUNAMAMASI
Kararda dikkat çeken bir diğer husus:
Bazı icra dosyalarına ulaşılamamış olmasıdır.
Uygulamada özellikle eski dosyalarda:
- Dosya kayıpları,
- Arşiv sorunları,
- UYAP öncesi kayıt eksiklikleri
Yargıtay buna rağmen:
Mevcut belgeler üzerinden kapsamlı hesaplama yapılması gerektiğini
vurgulamıştır.
FAİZ HESAPLAMASI NEDEN ÖNEMLİ?
Davacı:
%195 oranında faiz uygulandığını
iddia etmiştir.
Eski banka alacaklarında özellikle:
- Temerrüt faizi,
- Bileşik faiz,
- Yüksek gecikme faizi,
- Dosya yenilemeleri
Bu nedenle:
Önce gerçek ödeme miktarının tespiti gerekir.
VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ VE ESKİ BANKA BORÇLARI AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar özellikle:
- Tasfiye edilen bankalar,
- Devredilen kredi alacakları,
- Varlık yönetim şirketleri,
- Eski icra dosyaları
Çünkü bu tür dosyalarda:
- Yıllar sonra yenileme yapılması,
- Eski ödemelerin görünmemesi,
- Faiz uyuşmazlıkları
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Kararın özeti niteliğindeki en önemli mesaj şudur:
Alacaklı tarafından haricen tahsil edilen ödemeler icra dosyasına bildirilmez ve takip aynı miktar üzerinden devam ettirilirse borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı vardır.
SONUÇ
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2020/5091 E., 2021/2868 K. sayılı kararı; icra dosyasına işlenmeyen ödemeler ve menfi tespit davaları bakımından son derece önemli bir emsal niteliğindedir.
Karara göre:
- Haricen yapılan tahsilatlar icra dosyasına bildirilmelidir,
- Bildirilmeyen ödemeler nedeniyle takip devam ederse menfi tespit davası açılabilir,
- Borçlu dava açmakta hukuki yarara sahiptir,
- Gerçek alacak-borç hesabı dava tarihi itibarıyla yapılmalıdır,
- Eksik inceleme ile karar verilemez,
- Ödeme iddiasını borçlu ispatlamalıdır.
Bu karar özellikle banka kredileri, kefalet borçları, varlık yönetim şirketi alacakları ve eski icra takiplerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda uygulamaya yön verecek çok önemli bir Yargıtay kararıdır.
KARAR
T.C.
YARGITAY
11. Hukuk Dairesi
2020/5091 E.
2021/2868 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada Fethiye 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce bozmaya uyularak verilen 27.06.2019 tarih ve 2015/546-2019/367 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili ve davalı vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davacının yaklaşık 12 yıl önce Türk Ticaret Bankası A.Ş.'nin tasfiye işlemlerine başlanmadan önce bankadan kredi çekip ayrıca 3. kişilere kefil olduğunu, borçlarını ödeyemediği için icraya verildiğini ve çoğunu ödediğini, bankanın 12 yıl önce icraya verdiği dosyaları bu gün yenileyerek hiçbir ödemeyi dosyaya bildirmeyerek %195 faiz uygulamak suretiyle trilyona yaklaşan paralar istediğini, yenilemede eski faiz oranlarını isteyemeyeceğini, davacının toplamda 40.440,00 TL ödemesine rağmen hiç ödenmemiş gibi haciz işlemi yapıldığını belirterek, davacının takiplerdeki miktarda borçlu olmadığının tespitine ve davalı aleyhine %20 kötüniyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, tasfiye halinde Türk Ticaret Bankası AŞ.'nin tüm hak ve alacaklarının davalıya devir ve temlik edildiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, bozma ilamına uyulmak suretiyle yapılan yargılama, dosya kapsamı ve bilirkişi raporuna göre, davada borçlu olunmadığı iddiasının somut hukuki ilişkiye dayandığı, buna göre ispat yükünün davacıda olduğu, bir kısım icra dosyasına ulaşılması mümkün olmamış ise de temin edilebilen icra dosyaları üzerinden ödemeler dikkate alındığında, talebe konu 40.440,00 TL'nin 25.618,50TL'lik kısmının ödendiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davacının 25.618,50 TL bakımından borçlu olmadığının tespitine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, muhtelif takip dosyalarındaki alacağa mahsuben yapılan ödemelerden dolayı borçlu olunmadığının tespitine ilişkindir. Kural olarak ihtilaf konusu olmayan borcun ödenmiş olması nedeniyle menfi tespit davası açılmasında hukuki yarar bulunmamakta ise de davalı alacaklı tarafından haricen tahsil edilen miktarın ilgili takip dosyalarına bildirilmemesi nedeniyle icra muamelelerinin aynı tutar üzerinden devamı halinde borçlunun dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır. Davacı dava dilekçesinde, toplam sekiz adet takip dosyasından bahsetmişse de yapmış olduğu kısmi ödemelerin dört takip dosyasına ilişkin olduğu görülmektedir. Bu durumda alacak borç miktarının dava tarihi itibarı ile hesaplanması gerekir. Mahkemece bu hususlar gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün taraflar yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 24.03.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
#42
İcra Takip İşlemleri / Ayıplı Malın Ayıpsız Misliyle ...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 13:13:20AYIPLI MALIN AYIPSIZ MİSLİYLE DEĞİŞTİRİLMESİ KARARLARINDA İCRA TAKİBİ NASIL YAPILIR? MAKİNA DEĞERİ NASIL BELİRLENİR? – YARGITAY 12. HD 2025/8594 E. 2026/842 K.
Ayıplı mal davalarında mahkemeler tarafından sıklıkla:
şeklinde kararlar verilmektedir.
Özellikle:
bakımından bu tür kararların icra aşamasında nasıl uygulanacağı uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Çünkü çoğu zaman:
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8594 Esas, 2026/842 Karar sayılı ilamı; ayıpsız misliyle değiştirme kararlarının icrası, İİK m.24 uygulaması, makine değerinin nasıl belirleneceği ve bilirkişi incelemesinin nasıl yapılması gerektiği konusunda son derece önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Bu karar özellikle:
bakımından emsal niteliğindedir.
OLAYIN ÖZETİ
Uyuşmazlıkta mahkeme tarafından:
Bir kumaş kesim makinasının ayıpsız misli ile değiştirilmesine
karar verilmiştir.
Kararda ayrıca:
Misli ile değişimin mümkün olmaması halinde İİK m.24 hükümlerinin uygulanacağı
belirtilmiştir.
Ancak icra aşamasında önemli bir sorun ortaya çıkmıştır.
Çünkü:
Makinenin aynı modelinin artık üretilmediği anlaşılmıştır.
Bunun üzerine icra müdürlüğü tarafından makinenin değeri belirlenmiştir.
Fakat alacaklı vekili:
ileri sürerek icra mahkemesine başvurmuştur.
İLK DERECE MAHKEMESİ NEDEN HATALI BULUNDU?
Mahkeme bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.
Bilirkişi ise:
Makinenin geçmiş tarihteki satış değerini Yİ-ÜFE artış oranı üzerinden güncelleyerek bir hesaplama yapmıştır.
Mahkeme de bu raporu esas almıştır.
Ancak Yargıtay bu yöntemi hukuka aykırı bulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre bilirkişi raporu:
Bu nedenle:
Hüküm kurmaya elverişli değildir.
İİK 24. MADDE NEDİR?
Kararın temelini İcra ve İflas Kanunu'nun 24. maddesi oluşturmaktadır.
İİK m.24 taşınır teslimine ilişkin ilamların nasıl icra edileceğini düzenlemektedir.
Maddeye göre:
AYIPSIZ MİSLİYLE DEĞİŞTİRME KARARLARI NASIL İCRA EDİLİR?
Uygulamada mahkemeler genellikle:
"Ayıpsız misli ile değiştirilmesine"
şeklinde hüküm kurmaktadır.
Ancak sorun şurada ortaya çıkmaktadır:
İşte bu durumda doğrudan yeni modelin tam bedeli esas alınamaz.
Yargıtay'a göre detaylı teknik inceleme yapılmalıdır.
YARGITAY'A GÖRE MAKİNA DEĞERİ NASIL BELİRLENMELİ?
Kararın en önemli bölümü budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
Yeni model makina ile ayıplı makina teknik olarak karşılaştırılmalıdır.
Bu kapsamda:
Ancak bundan sonra gerçek rayiç değer belirlenebilir.
YARGITAY'IN GETİRDİĞİ KRİTİK KRİTERLER
Kararda özellikle şu kriterler vurgulanmıştır:
SADECE ENFLASYON HESABI YETERLİ DEĞİLDİR
Kararın en önemli sonuçlarından biri de budur.
Yargıtay'a göre:
Sadece Yİ-ÜFE artışı üzerinden değer belirlenemez.
Çünkü makina değerleri:
gibi çok sayıda faktöre bağlıdır.
Bu nedenle teknik analiz zorunludur.
İCRA MÜDÜRLÜĞÜNÜN KIYMET TAKDİRİNE İTİRAZ MÜMKÜN MÜ?
Evet.
Kararda açık şekilde belirtildiği üzere:
İcra müdürlüğünün belirlediği değere karşı icra mahkemesine şikayet yoluna gidilebilir.
İcra mahkemesi de:
Uzman bilirkişi incelemesi yaptırarak denetim yapabilir.
HACİZ TARİHİNDEKİ RAYİÇ DEĞER NEDEN ÖNEMLİ?
Yargıtay kararında özellikle:
Haciz tarihindeki rayiç değerin esas alınması gerektiği (icra dosyasındaki değer belirleme tarihindeki)
vurgulanmıştır.
Çünkü:
KARARIN SANAYİ VE TİCARİ UYUŞMAZLIKLAR AÇISINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
bakımından son derece önemlidir.
Çünkü uygulamada:
Ayıplı makina uyuşmazlıklarında gerçek değer tespiti en büyük sorunlardan biridir.
ALACAKLILAR AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar alacaklılara önemli avantaj sağlamaktadır.
Çünkü artık:
BORÇLULAR AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar borçlular bakımından da önemlidir.
Çünkü:
BİLİRKİŞİ RAPORLARI NASIL OLMALI?
Karara göre bilirkişi raporları:
Aksi halde rapor hükme esas alınamaz.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Kararın özeti niteliğindeki en önemli mesaj şudur:
Ayıpsız misliyle değiştirme kararlarında makina değeri belirlenirken yalnızca enflasyon hesabı yapılamaz; teknik özellikler, donanım farkları ve muadil cihaz incelemesi mutlaka yapılmalıdır.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8594 E., 2026/842 K. sayılı kararı; ayıplı mal davaları ve ayıpsız misliyle değiştirme kararlarının icrası bakımından çok önemli bir içtihat niteliğindedir.
Karara göre:
Bu karar özellikle ayıplı makina davaları, sanayi ekipmanı uyuşmazlıkları ve ilamlı icra süreçleri bakımından uygulamaya yön verecek son derece önemli bir Yargıtay kararıdır.
KARAR METNİ
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
2025/8594 E.
2026/842 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı/alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
İlamlı takipte, alacaklı vekili İcra mahkemesine başvurusunda, ayıpsız misli ile değiştirilmesine karar verilen makinanın üretimi olmadığı için İcra Müdürlüğünce değer tespiti yapılmışsa da bunun makinanın gerçek değerini yansıtmadığını ileri sürerek İİK'nın 24. maddesi uyarınca kıymet takdiri yaptırılarak makinanın güncel değerinin belirlenmesini talep ettiği, Mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılarak 08.12.2024 tarihli bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle makinanın 20.12.2020 tarihi itibariyle değerinin 333.760,28 TL olarak tespit edildiği, tespit edilen değerin icra dosyasındaki değerden düşük olması sebebiyle de şikayetin reddine karar verildiği, şikayet eden alacaklı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun reddine karar verildiği, anılan kararın şikayet eden alacaklı vekili tarafça temyiz edildiği anlaşılmıştır.
Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
Somut olayda takibe konu ilamın hüküm bölümünde dava konusu olan ... marka ve model kumaş kesim makinasının ayıpsız misli ile değiştirilmesine, misli ile değiştirilmesi mümkün olmadığı takdirde, İİK'nın 24.maddesi gereğince işem yapılması yönünde karar verilmiştir.
İİK'nın 24. maddesinin 1, 3, 4 ve 5. fıkralarında, taşınır teslimine dair ilam icra dairesine verilince, icra müdürünün icra emri tebliği ile 7 gün içinde o şeyin teslimini emredeceği, hükmolunan taşınır veya misli borçlu yedinde bulunursa zorla alınıp alacaklıya verileceği, yedinde bulunmazsa ilamda yazılı değerinin alınacağı, ödenmezse ayrıca icra emrine gerek kalmaksızın haciz yoluyla tahsil olunacağı, taşınır malın değeri ilamda yazılı olmadığı veya ihtilaflı bulunduğu takdirde icra müdürü tarafından haczin yapıldığı tarihteki rayice göre takdir olunacağı belirtildiği gibi hükmolunan taşınırın değerinin borsa ve ticaret odası olmayan yerlerde icra müdürü tarafından seçilecek bilirkişiden sorulup alınacak cevaba göre tayin olunacağı belirtildikten sonra maddenin son fıkrasında "ilgililerin bu hususta icra mahkemesine şikayet haklarının olduğu" hükmüne yer verilmiştir.
Yine son fıkrada yer verilen bu düzenlemenin, icra müdürünün belirlediği taşınırın değerinin taraflarca şikayet konusu edilmesi halinde, icra mahkemesine denetleme yetkisi tanıdığının, bu denetlemenin de icra hakimi tarafından uzman bilirkişiden rapor alınmak suretiyle gerçekleştirebileceğinin kabulü gerekir.
O halde; mahkemece, ilamda yenisi ile değiştirilmesine karar verilen ayıplı makina ile aynı marka ve model yeni bir makinanın teknik donanımlarını gösteren bilgi, belge ve varsa donanımı gösteren makinalara ait kitapçıkların taraflardan temin edilerek, farkların somut olarak tespiti, üstün ve eksik özelliklerin ve parasal karşılıklarının belirlenmesi; yeni makinada bulunup da ayıplı makinada bulunmayan aksamın değeri düşülmek suretiyle ayıplı makinanın haciz tarihindeki (icra dosyasındaki değer belirleme tarihindeki) değerinin ne olacağı hususunda yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, makinanın satış tarihindeki değerinin TL karşılığının Yİ-ÜFE' artışı hesaplanarak tespit edilen, muadil makine nazara alınmadan şikayete konu taşınırın değerini belirleyen yukarıdaki kriterlere ve dolayısıyla, hüküm kurmaya elverişli olmayan 08.12.2024 tarihli bilirkişi raporuna itibar edilerek sonuca gidilmesi isabetsiz olup kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ:
Şikayet eden alacaklı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 30.09.2025 tarih ve 2025/404 E.-2025/1487 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA, İzmir 9. İcra Hukuk Mahkemesinin 16.01.2025 tarih ve 2024/251 E.-2025/71 K. sayılı kararının BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 11.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ayıplı mal davalarında mahkemeler tarafından sıklıkla:
- "Ayıpsız misli ile değiştirilmesine",
- "Misli ile değişim mümkün olmazsa bedelinin tahsiline"
şeklinde kararlar verilmektedir.
Özellikle:
- Sanayi makineleri,
- Tekstil makineleri,
- Üretim ekipmanları,
- Endüstriyel cihazlar,
- İthal makineler
bakımından bu tür kararların icra aşamasında nasıl uygulanacağı uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Çünkü çoğu zaman:
- Aynı model artık üretilmemektedir,
- Yeni model eski modelden teknik olarak farklıdır,
- Makinenin güncel rayiç değeri tartışmalıdır,
- İcra müdürlüğünün yaptığı değer tespiti gerçeği yansıtmamaktadır,
- Bilirkişi raporları teknik inceleme yerine enflasyon hesabına dayanmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8594 Esas, 2026/842 Karar sayılı ilamı; ayıpsız misliyle değiştirme kararlarının icrası, İİK m.24 uygulaması, makine değerinin nasıl belirleneceği ve bilirkişi incelemesinin nasıl yapılması gerektiği konusunda son derece önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Bu karar özellikle:
- Ayıplı mal davaları,
- Ayıpsız misliyle değiştirme,
- Makina değişimi,
- İlamlı icra,
- İİK 24 uygulaması,
- Kıymet takdiri,
- Makina rayiç değeri,
- Bilirkişi raporu,
- Endüstriyel makina uyuşmazlıkları
bakımından emsal niteliğindedir.
OLAYIN ÖZETİ
Uyuşmazlıkta mahkeme tarafından:
Bir kumaş kesim makinasının ayıpsız misli ile değiştirilmesine
karar verilmiştir.
Kararda ayrıca:
Misli ile değişimin mümkün olmaması halinde İİK m.24 hükümlerinin uygulanacağı
belirtilmiştir.
Ancak icra aşamasında önemli bir sorun ortaya çıkmıştır.
Çünkü:
Makinenin aynı modelinin artık üretilmediği anlaşılmıştır.
Bunun üzerine icra müdürlüğü tarafından makinenin değeri belirlenmiştir.
Fakat alacaklı vekili:
- Belirlenen değerin gerçeği yansıtmadığını,
- Makinenin gerçek piyasa değerinin çok daha yüksek olduğunu,
- Eksik inceleme yapıldığını
ileri sürerek icra mahkemesine başvurmuştur.
İLK DERECE MAHKEMESİ NEDEN HATALI BULUNDU?
Mahkeme bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.
Bilirkişi ise:
Makinenin geçmiş tarihteki satış değerini Yİ-ÜFE artış oranı üzerinden güncelleyerek bir hesaplama yapmıştır.
Mahkeme de bu raporu esas almıştır.
Ancak Yargıtay bu yöntemi hukuka aykırı bulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre bilirkişi raporu:
- Teknik inceleme içermemektedir,
- Muadil makina karşılaştırması yapmamaktadır,
- Donanım farklarını ortaya koymamaktadır,
- Gerçek rayiç değer tespiti yapmamaktadır,
- Sadece enflasyon hesabına dayanmaktadır.
Bu nedenle:
Hüküm kurmaya elverişli değildir.
İİK 24. MADDE NEDİR?
Kararın temelini İcra ve İflas Kanunu'nun 24. maddesi oluşturmaktadır.
İİK m.24 taşınır teslimine ilişkin ilamların nasıl icra edileceğini düzenlemektedir.
Maddeye göre:
- Taşınır mal borçluda varsa zorla alınır ve alacaklıya teslim edilir,
- Taşınır mevcut değilse ilamda yazılı değeri tahsil edilir,
- Değer ilamda belirtilmemişse icra müdürü tarafından rayiç değeri belirlenir,
- Tarafların bu işleme karşı icra mahkemesine şikayet hakkı vardır.
AYIPSIZ MİSLİYLE DEĞİŞTİRME KARARLARI NASIL İCRA EDİLİR?
Uygulamada mahkemeler genellikle:
"Ayıpsız misli ile değiştirilmesine"
şeklinde hüküm kurmaktadır.
Ancak sorun şurada ortaya çıkmaktadır:
- Ürün artık üretilmiyor olabilir,
- Aynı model piyasada bulunmayabilir,
- Yeni model teknik olarak farklı olabilir,
- Yeni cihazın donanımı eski modelden üstün olabilir.
İşte bu durumda doğrudan yeni modelin tam bedeli esas alınamaz.
Yargıtay'a göre detaylı teknik inceleme yapılmalıdır.
YARGITAY'A GÖRE MAKİNA DEĞERİ NASIL BELİRLENMELİ?
Kararın en önemli bölümü budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
Yeni model makina ile ayıplı makina teknik olarak karşılaştırılmalıdır.
Bu kapsamda:
- Yeni makinanın teknik özellikleri incelenmeli,
- Donanım farkları belirlenmeli,
- Eksik ve üstün özellikler tespit edilmeli,
- Eklenen sistemlerin parasal değeri hesaplanmalı,
- Ayıplı makinada bulunmayan yeni donanımların bedeli düşülmelidir.
Ancak bundan sonra gerçek rayiç değer belirlenebilir.
YARGITAY'IN GETİRDİĞİ KRİTİK KRİTERLER
Kararda özellikle şu kriterler vurgulanmıştır:
- Muadil makina araştırması yapılmalıdır,
- Teknik kataloglar incelenmelidir,
- Makina kitapçıkları dosyaya sunulmalıdır,
- Teknik donanım farkları belirlenmelidir,
- Parasal karşılıkları hesaplanmalıdır,
- Gerçek piyasa değeri tespit edilmelidir.
SADECE ENFLASYON HESABI YETERLİ DEĞİLDİR
Kararın en önemli sonuçlarından biri de budur.
Yargıtay'a göre:
Sadece Yİ-ÜFE artışı üzerinden değer belirlenemez.
Çünkü makina değerleri:
- Teknolojik gelişmeler,
- Donanım değişiklikleri,
- Üretim farklılıkları,
- Piyasa koşulları,
- İthalat maliyetleri,
- Yedek parça durumu
gibi çok sayıda faktöre bağlıdır.
Bu nedenle teknik analiz zorunludur.
İCRA MÜDÜRLÜĞÜNÜN KIYMET TAKDİRİNE İTİRAZ MÜMKÜN MÜ?
Evet.
Kararda açık şekilde belirtildiği üzere:
İcra müdürlüğünün belirlediği değere karşı icra mahkemesine şikayet yoluna gidilebilir.
İcra mahkemesi de:
Uzman bilirkişi incelemesi yaptırarak denetim yapabilir.
HACİZ TARİHİNDEKİ RAYİÇ DEĞER NEDEN ÖNEMLİ?
Yargıtay kararında özellikle:
Haciz tarihindeki rayiç değerin esas alınması gerektiği (icra dosyasındaki değer belirleme tarihindeki)
vurgulanmıştır.
Çünkü:
- İcra işlemleri o tarihteki ekonomik koşullara göre yürütülür,
- Sonraki fiyat değişimleri tek başına belirleyici değildir,
- Gerçek zarar o tarihte ortaya çıkar.
KARARIN SANAYİ VE TİCARİ UYUŞMAZLIKLAR AÇISINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
- Tekstil sektörü,
- Sanayi makineleri,
- Üretim hatları,
- İthal cihazlar,
- CNC makineleri,
- Otomasyon sistemleri,
- Fabrika ekipmanları
bakımından son derece önemlidir.
Çünkü uygulamada:
Ayıplı makina uyuşmazlıklarında gerçek değer tespiti en büyük sorunlardan biridir.
ALACAKLILAR AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar alacaklılara önemli avantaj sağlamaktadır.
Çünkü artık:
- Eksik bilirkişi raporlarına itiraz edilebilecek,
- Teknik inceleme talep edilebilecek,
- Muadil makina karşılaştırması istenebilecek,
- Gerçek piyasa değeri araştırılabilecek.
BORÇLULAR AÇISINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar borçlular bakımından da önemlidir.
Çünkü:
- Yeni modelin tüm bedelinden sorumlu tutulmaları önlenmiştir,
- Ek donanımların değeri ayrıştırılacaktır,
- Haksız yüksek bedel hesaplarının önüne geçilecektir.
BİLİRKİŞİ RAPORLARI NASIL OLMALI?
Karara göre bilirkişi raporları:
- Teknik analiz içermeli,
- Somut karşılaştırma yapmalı,
- Makina özelliklerini tek tek incelemeli,
- Donanım farklarını göstermeli,
- Piyasa araştırması yapmalı,
- Gerekçeli hesaplama içermelidir.
Aksi halde rapor hükme esas alınamaz.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Kararın özeti niteliğindeki en önemli mesaj şudur:
Ayıpsız misliyle değiştirme kararlarında makina değeri belirlenirken yalnızca enflasyon hesabı yapılamaz; teknik özellikler, donanım farkları ve muadil cihaz incelemesi mutlaka yapılmalıdır.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8594 E., 2026/842 K. sayılı kararı; ayıplı mal davaları ve ayıpsız misliyle değiştirme kararlarının icrası bakımından çok önemli bir içtihat niteliğindedir.
Karara göre:
- İİK m.24 kapsamında icra müdürlüğünün değer tespiti denetlenebilir,
- İcra mahkemesi uzman bilirkişi incelemesi yaptırmalıdır,
- Yeni makina ile eski makina teknik olarak karşılaştırılmalıdır,
- Donanım farkları ayrıştırılmalıdır,
- Gerçek rayiç değer belirlenmelidir,
- Sadece Yİ-ÜFE hesabına dayanılarak karar verilemez.
Bu karar özellikle ayıplı makina davaları, sanayi ekipmanı uyuşmazlıkları ve ilamlı icra süreçleri bakımından uygulamaya yön verecek son derece önemli bir Yargıtay kararıdır.
KARAR METNİ
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
2025/8594 E.
2026/842 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı/alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
İlamlı takipte, alacaklı vekili İcra mahkemesine başvurusunda, ayıpsız misli ile değiştirilmesine karar verilen makinanın üretimi olmadığı için İcra Müdürlüğünce değer tespiti yapılmışsa da bunun makinanın gerçek değerini yansıtmadığını ileri sürerek İİK'nın 24. maddesi uyarınca kıymet takdiri yaptırılarak makinanın güncel değerinin belirlenmesini talep ettiği, Mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılarak 08.12.2024 tarihli bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle makinanın 20.12.2020 tarihi itibariyle değerinin 333.760,28 TL olarak tespit edildiği, tespit edilen değerin icra dosyasındaki değerden düşük olması sebebiyle de şikayetin reddine karar verildiği, şikayet eden alacaklı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun reddine karar verildiği, anılan kararın şikayet eden alacaklı vekili tarafça temyiz edildiği anlaşılmıştır.
Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
Somut olayda takibe konu ilamın hüküm bölümünde dava konusu olan ... marka ve model kumaş kesim makinasının ayıpsız misli ile değiştirilmesine, misli ile değiştirilmesi mümkün olmadığı takdirde, İİK'nın 24.maddesi gereğince işem yapılması yönünde karar verilmiştir.
İİK'nın 24. maddesinin 1, 3, 4 ve 5. fıkralarında, taşınır teslimine dair ilam icra dairesine verilince, icra müdürünün icra emri tebliği ile 7 gün içinde o şeyin teslimini emredeceği, hükmolunan taşınır veya misli borçlu yedinde bulunursa zorla alınıp alacaklıya verileceği, yedinde bulunmazsa ilamda yazılı değerinin alınacağı, ödenmezse ayrıca icra emrine gerek kalmaksızın haciz yoluyla tahsil olunacağı, taşınır malın değeri ilamda yazılı olmadığı veya ihtilaflı bulunduğu takdirde icra müdürü tarafından haczin yapıldığı tarihteki rayice göre takdir olunacağı belirtildiği gibi hükmolunan taşınırın değerinin borsa ve ticaret odası olmayan yerlerde icra müdürü tarafından seçilecek bilirkişiden sorulup alınacak cevaba göre tayin olunacağı belirtildikten sonra maddenin son fıkrasında "ilgililerin bu hususta icra mahkemesine şikayet haklarının olduğu" hükmüne yer verilmiştir.
Yine son fıkrada yer verilen bu düzenlemenin, icra müdürünün belirlediği taşınırın değerinin taraflarca şikayet konusu edilmesi halinde, icra mahkemesine denetleme yetkisi tanıdığının, bu denetlemenin de icra hakimi tarafından uzman bilirkişiden rapor alınmak suretiyle gerçekleştirebileceğinin kabulü gerekir.
O halde; mahkemece, ilamda yenisi ile değiştirilmesine karar verilen ayıplı makina ile aynı marka ve model yeni bir makinanın teknik donanımlarını gösteren bilgi, belge ve varsa donanımı gösteren makinalara ait kitapçıkların taraflardan temin edilerek, farkların somut olarak tespiti, üstün ve eksik özelliklerin ve parasal karşılıklarının belirlenmesi; yeni makinada bulunup da ayıplı makinada bulunmayan aksamın değeri düşülmek suretiyle ayıplı makinanın haciz tarihindeki (icra dosyasındaki değer belirleme tarihindeki) değerinin ne olacağı hususunda yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, makinanın satış tarihindeki değerinin TL karşılığının Yİ-ÜFE' artışı hesaplanarak tespit edilen, muadil makine nazara alınmadan şikayete konu taşınırın değerini belirleyen yukarıdaki kriterlere ve dolayısıyla, hüküm kurmaya elverişli olmayan 08.12.2024 tarihli bilirkişi raporuna itibar edilerek sonuca gidilmesi isabetsiz olup kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ:
Şikayet eden alacaklı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 30.09.2025 tarih ve 2025/404 E.-2025/1487 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA, İzmir 9. İcra Hukuk Mahkemesinin 16.01.2025 tarih ve 2024/251 E.-2025/71 K. sayılı kararının BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 11.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#43
İcra Takip İşlemleri / Yetkili İcra Dairesine Dosyanı...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 13:05:10YETKİLİ İCRA DAİRESİNE DOSYANIN 2 HAFTA İÇİNDE GÖNDERİLMEMESİ HALİNDE TAKİP AÇILMAMIŞ SAYILIR – 2026 YILINA AİT YARGITAY KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
İcra takiplerinde yetki itirazı sonrasında dosyanın yetkili icra dairesine süresinde gönderilmemesi, uygulamada çok sık yapılan ancak çoğu zaman gözden kaçırılan kritik usul hatalarından biridir.
Özellikle kambiyo senetlerine dayalı icra takiplerinde alacaklı vekilleri tarafından:
çok ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8678 Esas, 2026/1097 Karar sayılı ilamı; icra hukukunda HMK m.20'nin uygulanması, yetki itirazı sonrası dosyanın gönderilme süresi ve "takibin açılmamış sayılması" kurumuna ilişkin son derece önemli açıklamalar içermektedir.
Bu karar özellikle:
bakımından emsal niteliğindedir.
OLAYIN ÖZETİ
Alacaklı tarafından bonoya dayanılarak:
Mudanya İcra Müdürlüğü'nün 2022/1135 Esas sayılı dosyasında
kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatılmıştır.
Borçlu ise süresi içerisinde:
Yetki itirazında bulunmuştur.
Bunun üzerine Mudanya İcra Hukuk Mahkemesi:
Karar:
26.12.2023 tarihinde kesinleşmiştir.
Ancak alacaklı vekili:
Dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesini 30.01.2024 tarihinde talep etmiştir.
Yani HMK m.20'de öngörülen iki haftalık süre geçtikten sonra başvuruda bulunulmuştur.
YEREL MAHKEME NEDEN HATALI BULUNDU?
İlk Derece Mahkemesi:
Takibin açılmamış sayılmasına karar vermek yerine işin esasını incelemiştir.
Mahkeme:
Bölge Adliye Mahkemesi de istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
Ancak Yargıtay bu yaklaşımı hukuka aykırı bulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre dosyada öncelikle:
HMK m.20'deki iki haftalık kesin sürenin kaçırılıp kaçırılmadığı
değerlendirilmeliydi.
Çünkü bu süre:
Kamu düzenine ilişkin kesin süredir.
Ve mahkeme bunu:
Taraflar ileri sürmese bile re'sen dikkate almak zorundadır.
HMK 20. MADDE NEDİR?
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 20. maddesine göre:
Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verildiğinde, dosyanın görevli veya yetkili yere gönderilmesi için iki hafta içinde başvuru yapılmalıdır.
Bu süre:
itibaren işlemeye başlar.
Süre içerisinde başvuru yapılmazsa:
Dava açılmamış sayılır.
BU KURAL İCRA TAKİPLERİNDE DE GEÇERLİ Mİ?
Kararın en önemli yönlerinden biri budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
HMK m.20 kuralı icra takiplerinde de uygulanır.
Çünkü İİK m.50 göndermesi nedeniyle HMK hükümleri icra takiplerinde de uygulanmaktadır.
Bu nedenle:
Aksi halde takip açılmamış sayılır.
İKİ HAFTALIK SÜRE NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Çünkü bu süre:
Hak düşürücü ve kesin niteliktedir.
Mahkeme bu süreyi:
Süre geçirilmişse sonuç otomatik olarak:
Takibin açılmamış sayılmasıdır.
YARGITAY KARARINDAKİ KRİTİK TARİHLER
Kararda tarih sıralaması özellikle önemlidir:
Yani iki haftalık süre açık şekilde geçirilmiştir.
Bu nedenle artık:
Takibin devamı hukuken mümkün değildir.
YARGITAY'A GÖRE MAHKEME NE YAPMALIYDI?
Yargıtay'a göre İlk Derece Mahkemesi:
Esasa girip itirazları incelemek yerine doğrudan takibin açılmamış sayılmasına karar vermeliydi.
Çünkü ortada usulen geçerli şekilde devam eden bir takip kalmamıştır.
TAKİBİN AÇILMAMIŞ SAYILMASI NE DEMEKTİR?
Bu kurum çok ağır sonuçlar doğurur.
Takip açılmamış sayıldığında:
Özellikle kambiyo senetlerinde süreler kritik olduğundan ciddi hak kayıpları yaşanabilir.
KAMU DÜZENİ VURGUSU ÇOK ÖNEMLİ
Yargıtay kararında özellikle şu husus vurgulanmıştır:
HMK m.20 kamu düzenine ilişkindir.
Bu şu anlama gelir:
Dolayısıyla:
Mahkemenin esasa girmesi başlı başına hukuka aykırıdır.
ALACAKLI VEKİLLERİNİN EN SIK YAPTIĞI HATA
Uygulamada çok sayıda avukat:
Ancak Yargıtay'ın bu kararı:
"Süre geçirilirse takip sona erer"
yaklaşımını net biçimde ortaya koymaktadır.
BORÇLULAR BAKIMINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar yalnızca alacaklılar açısından değil borçlular bakımından da önemlidir.
Çünkü borçlular:
ileri sürebilecektir.
Bu durum ciddi savunma imkânı sağlamaktadır.
KAMBİYO TAKİPLERİNDE DAHA DA KRİTİK
Karar özellikle kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu bakımından çok önemlidir.
Çünkü:
takiplerinde süreler son derece katıdır.
Usul hataları çoğu zaman doğrudan takip hakkının kaybına neden olur.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Karardaki en önemli mesaj şudur:
Yetki itirazı kabul edildikten sonra dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesi için iki haftalık süre mutlaka takip edilmelidir.
Aksi halde:
Takip açılmamış sayılır ve mahkeme artık işin esasını inceleyemez.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8678 E., 2026/1097 K. sayılı kararı; icra takiplerinde HMK m.20'nin uygulanması ve iki haftalık kesin sürenin sonuçları bakımından son derece önemli bir emsal niteliğindedir.
Karara göre:
Bu karar, özellikle kambiyo senetlerine dayalı takiplerde sürelerin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
YARGITAY KARARI
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
2025/8678 E.
2026/1097 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Bonoya dayalı olarak başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte; borçlunun kambiyo şikayeti ve borca itirazlarını ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince, itirazın reddine karar verildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, kararın borçlu tarafından temyiz edildiği görülmektedir.
İİK'nın 50. maddesi göndermesi ile icra takipleri hakkında da uygulanması gereken, HMK'nın 20. maddesi gereğince; görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde, taraflardan birinin, bu karar süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten, kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. ... , takip hukukunda da geçerlidir.
Somut olayda, alacaklı tarafından 24.06.2022 tarihinde Mudanya İcra Müdürlüğünün 2022/1135 E. sayılı takip dosyasında borçlu aleyhine başlatılan takipte, borçlunun süresinde yetki itirazında bulunması üzerine, Mudanya İcra Hukuk Mahkemesinin 13.12.2023 tarih ve 2023/116 E. 2023/205 K. sayılı kararıyla yetki itirazının kabulüne, yetkili icra müdürlüğünün ... İcra Müdürlüğü olduğunun tespitine ve dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesine karar verildiği, kararın, taraflarca istinaf edilmemesi üzerine 26.12.2023 tarihinde kesinleştiği, alacaklı vekili tarafından, HMK'nın 20. maddesinde öngörülen iki haftalık yasal süre geçtikten sonra, 30.01.2024 tarihinde, dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesinin talep edildiği ve icra müdürlüğünce dosyanın gönderilmesine karar verildiği, bu tarih itibari ile başvurunun yukarıda açıklanan yasa maddesinde öngörülen iki haftalık kesin süre içerisinde olmadığı anlaşılmıştır.
O halde, İlk Derece Mahkemesince, kamu düzeni ile ilgili olan HMK'nın 20. maddesi uyarınca re'sen takibin açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde itirazın esası incelenerek reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 10.09.2025 tarih ve 2024/2509 E. - 2025/1589 K. sayılı kararının (KALDIRILMASINA), Bursa 7. İcra Hukuk Mahkemesinin 10.09.2024 tarih ve 2024/127 E. - 2024/544 K. sayılı kararının re'sen (BOZULMASINA), bozma nedenine göre borçlunun temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İcra takiplerinde yetki itirazı sonrasında dosyanın yetkili icra dairesine süresinde gönderilmemesi, uygulamada çok sık yapılan ancak çoğu zaman gözden kaçırılan kritik usul hatalarından biridir.
Özellikle kambiyo senetlerine dayalı icra takiplerinde alacaklı vekilleri tarafından:
- "Nasıl olsa dosya gönderilir" düşüncesiyle hareket edilmesi,
- HMK m.20'deki iki haftalık kesin sürenin kaçırılması,
- Dosyanın geç gönderilmesi,
- Takibin açılmamış sayılması sonucunun göz ardı edilmesi
çok ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8678 Esas, 2026/1097 Karar sayılı ilamı; icra hukukunda HMK m.20'nin uygulanması, yetki itirazı sonrası dosyanın gönderilme süresi ve "takibin açılmamış sayılması" kurumuna ilişkin son derece önemli açıklamalar içermektedir.
Bu karar özellikle:
- Kambiyo senetlerine dayalı takipler,
- Yetki itirazı,
- Dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesi,
- İki haftalık kesin süre,
- Takibin açılmamış sayılması
bakımından emsal niteliğindedir.
OLAYIN ÖZETİ
Alacaklı tarafından bonoya dayanılarak:
Mudanya İcra Müdürlüğü'nün 2022/1135 Esas sayılı dosyasında
kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatılmıştır.
Borçlu ise süresi içerisinde:
Yetki itirazında bulunmuştur.
Bunun üzerine Mudanya İcra Hukuk Mahkemesi:
- Yetki itirazını kabul etmiş,
- Yetkili icra müdürlüğünün başka bir icra dairesi olduğuna karar vermiş,
- Dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesine hükmetmiştir.
Karar:
26.12.2023 tarihinde kesinleşmiştir.
Ancak alacaklı vekili:
Dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesini 30.01.2024 tarihinde talep etmiştir.
Yani HMK m.20'de öngörülen iki haftalık süre geçtikten sonra başvuruda bulunulmuştur.
YEREL MAHKEME NEDEN HATALI BULUNDU?
İlk Derece Mahkemesi:
Takibin açılmamış sayılmasına karar vermek yerine işin esasını incelemiştir.
Mahkeme:
- Borçlunun itirazlarını değerlendirmiş,
- İtirazı reddetmiş,
- Takibin devamına yönelik değerlendirme yapmıştır.
Bölge Adliye Mahkemesi de istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
Ancak Yargıtay bu yaklaşımı hukuka aykırı bulmuştur.
YARGITAY'A GÖRE TEMEL HATA NEDİR?
Yargıtay'a göre dosyada öncelikle:
HMK m.20'deki iki haftalık kesin sürenin kaçırılıp kaçırılmadığı
değerlendirilmeliydi.
Çünkü bu süre:
Kamu düzenine ilişkin kesin süredir.
Ve mahkeme bunu:
Taraflar ileri sürmese bile re'sen dikkate almak zorundadır.
HMK 20. MADDE NEDİR?
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 20. maddesine göre:
Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verildiğinde, dosyanın görevli veya yetkili yere gönderilmesi için iki hafta içinde başvuru yapılmalıdır.
Bu süre:
- Karar kesinleşmişse kesinleşme tarihinden,
- Kanun yolu başvurusu yapılmışsa ret kararının tebliğinden
itibaren işlemeye başlar.
Süre içerisinde başvuru yapılmazsa:
Dava açılmamış sayılır.
BU KURAL İCRA TAKİPLERİNDE DE GEÇERLİ Mİ?
Kararın en önemli yönlerinden biri budur.
Yargıtay açık şekilde belirtmiştir ki:
HMK m.20 kuralı icra takiplerinde de uygulanır.
Çünkü İİK m.50 göndermesi nedeniyle HMK hükümleri icra takiplerinde de uygulanmaktadır.
Bu nedenle:
- Yetki itirazı kabul edilirse,
- Dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesi için,
- İki hafta içinde talepte bulunulması gerekir.
Aksi halde takip açılmamış sayılır.
İKİ HAFTALIK SÜRE NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Çünkü bu süre:
Hak düşürücü ve kesin niteliktedir.
Mahkeme bu süreyi:
- Uzatamaz,
- Esnetemez,
- Takdir kullanamaz.
Süre geçirilmişse sonuç otomatik olarak:
Takibin açılmamış sayılmasıdır.
YARGITAY KARARINDAKİ KRİTİK TARİHLER
Kararda tarih sıralaması özellikle önemlidir:
- Yetki itirazının kabulü: 13.12.2023
- Kararın kesinleşmesi: 26.12.2023
- Dosyanın gönderilmesinin talep edildiği tarih: 30.01.2024
Yani iki haftalık süre açık şekilde geçirilmiştir.
Bu nedenle artık:
Takibin devamı hukuken mümkün değildir.
YARGITAY'A GÖRE MAHKEME NE YAPMALIYDI?
Yargıtay'a göre İlk Derece Mahkemesi:
Esasa girip itirazları incelemek yerine doğrudan takibin açılmamış sayılmasına karar vermeliydi.
Çünkü ortada usulen geçerli şekilde devam eden bir takip kalmamıştır.
TAKİBİN AÇILMAMIŞ SAYILMASI NE DEMEKTİR?
Bu kurum çok ağır sonuçlar doğurur.
Takip açılmamış sayıldığında:
- Takip hiç yapılmamış gibi sonuç doğurur,
- Takibe bağlı işlemler geçersiz hale gelir,
- Hacizler hukuki dayanağını kaybedebilir,
- Zamanaşımı ve hak düşürücü süre sorunları ortaya çıkabilir,
- Alacaklı yeniden takip başlatmak zorunda kalabilir.
Özellikle kambiyo senetlerinde süreler kritik olduğundan ciddi hak kayıpları yaşanabilir.
KAMU DÜZENİ VURGUSU ÇOK ÖNEMLİ
Yargıtay kararında özellikle şu husus vurgulanmıştır:
HMK m.20 kamu düzenine ilişkindir.
Bu şu anlama gelir:
- Tarafların itiraz etmesi şart değildir,
- Mahkeme bunu kendiliğinden incelemek zorundadır,
- Tarafların sessiz kalması sonucu değiştirmez.
Dolayısıyla:
Mahkemenin esasa girmesi başlı başına hukuka aykırıdır.
ALACAKLI VEKİLLERİNİN EN SIK YAPTIĞI HATA
Uygulamada çok sayıda avukat:
- Yetki kararının kesinleşmesini takip etmemekte,
- İki haftalık süreyi kaçırmakta,
- Dosya gönderme talebini geciktirmekte,
- Takibin otomatik devam edeceğini düşünmektedir.
Ancak Yargıtay'ın bu kararı:
"Süre geçirilirse takip sona erer"
yaklaşımını net biçimde ortaya koymaktadır.
BORÇLULAR BAKIMINDAN KARARIN ÖNEMİ
Karar yalnızca alacaklılar açısından değil borçlular bakımından da önemlidir.
Çünkü borçlular:
- Dosya gönderme süresinin geçirilip geçirilmediğini,
- Takibin açılmamış sayılması gerekip gerekmediğini,
- Mahkemenin esasa girip giremeyeceğini
ileri sürebilecektir.
Bu durum ciddi savunma imkânı sağlamaktadır.
KAMBİYO TAKİPLERİNDE DAHA DA KRİTİK
Karar özellikle kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu bakımından çok önemlidir.
Çünkü:
- Bono,
- Çek,
- Poliçe
takiplerinde süreler son derece katıdır.
Usul hataları çoğu zaman doğrudan takip hakkının kaybına neden olur.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Karardaki en önemli mesaj şudur:
Yetki itirazı kabul edildikten sonra dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesi için iki haftalık süre mutlaka takip edilmelidir.
Aksi halde:
Takip açılmamış sayılır ve mahkeme artık işin esasını inceleyemez.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/8678 E., 2026/1097 K. sayılı kararı; icra takiplerinde HMK m.20'nin uygulanması ve iki haftalık kesin sürenin sonuçları bakımından son derece önemli bir emsal niteliğindedir.
Karara göre:
- Yetki itirazı kabul edilirse dosya süresinde yetkili icra dairesine gönderilmelidir,
- İki haftalık süre kesin süredir,
- Süre geçirilirse takip açılmamış sayılır,
- Mahkeme bunu re'sen dikkate almak zorundadır,
- Artık işin esasına girilemez.
Bu karar, özellikle kambiyo senetlerine dayalı takiplerde sürelerin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
YARGITAY KARARI
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
2025/8678 E.
2026/1097 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Bonoya dayalı olarak başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte; borçlunun kambiyo şikayeti ve borca itirazlarını ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince, itirazın reddine karar verildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, kararın borçlu tarafından temyiz edildiği görülmektedir.
İİK'nın 50. maddesi göndermesi ile icra takipleri hakkında da uygulanması gereken, HMK'nın 20. maddesi gereğince; görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde, taraflardan birinin, bu karar süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten, kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. ... , takip hukukunda da geçerlidir.
Somut olayda, alacaklı tarafından 24.06.2022 tarihinde Mudanya İcra Müdürlüğünün 2022/1135 E. sayılı takip dosyasında borçlu aleyhine başlatılan takipte, borçlunun süresinde yetki itirazında bulunması üzerine, Mudanya İcra Hukuk Mahkemesinin 13.12.2023 tarih ve 2023/116 E. 2023/205 K. sayılı kararıyla yetki itirazının kabulüne, yetkili icra müdürlüğünün ... İcra Müdürlüğü olduğunun tespitine ve dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesine karar verildiği, kararın, taraflarca istinaf edilmemesi üzerine 26.12.2023 tarihinde kesinleştiği, alacaklı vekili tarafından, HMK'nın 20. maddesinde öngörülen iki haftalık yasal süre geçtikten sonra, 30.01.2024 tarihinde, dosyanın yetkili icra müdürlüğüne gönderilmesinin talep edildiği ve icra müdürlüğünce dosyanın gönderilmesine karar verildiği, bu tarih itibari ile başvurunun yukarıda açıklanan yasa maddesinde öngörülen iki haftalık kesin süre içerisinde olmadığı anlaşılmıştır.
O halde, İlk Derece Mahkemesince, kamu düzeni ile ilgili olan HMK'nın 20. maddesi uyarınca re'sen takibin açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde itirazın esası incelenerek reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 10.09.2025 tarih ve 2024/2509 E. - 2025/1589 K. sayılı kararının (KALDIRILMASINA), Bursa 7. İcra Hukuk Mahkemesinin 10.09.2024 tarih ve 2024/127 E. - 2024/544 K. sayılı kararının re'sen (BOZULMASINA), bozma nedenine göre borçlunun temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#44
Soru & Cevap Bölümü / Üçüncü Kişi Mahallinde Hacizde...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 12:45:53İİK 96-97 ve 99. Maddeleri Arasındaki Fark Nedir? Üçüncü Kişi Mahallinde Hacizde Hangi Hüküm Uygulanır? Yargıtay'ın Güncel İçtihatları
Yargıtay 12. HD. 15.04.2025 T., 2025/138 E., 2025/3180 K.
Yargıtay 12. HD. 10.02.2026 T., 2025/9710 E., 2026/746 K.
GİRİŞ
İcra hukukunda en çok tartışılan konulardan biri, üçüncü kişi adresinde yapılan hacizlerde hangi prosedürün uygulanacağıdır. Özellikle borçlunun fiilen bulunduğu, çalıştığı veya ticari ilişki içerisinde olduğu işyerlerinde yapılan hacizlerde İİK'nın 96-97. maddeleri ile 99. maddesi arasında ciddi uygulama farklılıkları ortaya çıkmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025 ve 2026 yıllarında verdiği bağlantılı iki önemli karar;
• Üçüncü kişi mahallinde haczin hangi şartlarda İİK 96-97 kapsamında sayılacağını,
• Evrak araştırmasının hangi durumda geçerli kabul edileceğini,
• Ticaret sicil kayıtlarının mı yoksa haciz mahallindeki fiili durumun mu esas alınacağını,
• Bölge Adliye Mahkemesi'nin bozma sonrası nasıl karar vermesi gerektiğini
ayrıntılı şekilde açıklamıştır.
Bu kararlar uygulamada özellikle istihkak iddiaları bakımından büyük önem taşımaktadır.
SORU 1: İİK 96-97 ile İİK 99 arasındaki temel fark nedir?
İİK'nın 96 ve devamı maddeleri ile 99. maddesi arasında en temel fark, mülkiyet karinesinin kim lehine işleyeceğidir.
İİK 96-97 sistemi:
Malın borçlunun elinde bulunduğu kabul edilir. Bu durumda üçüncü kişi mülkiyet iddiasını ispat etmek zorundadır.
İİK 99 sistemi:
Mal üçüncü kişinin elinde sayılır. Bu durumda alacaklı, malların borçluya ait olduğunu dava açarak ispat etmek zorundadır.
Dolayısıyla hangi maddenin uygulanacağı, ispat yükünü tamamen değiştirmektedir.
SORU 2: Yargıtay'a göre üçüncü kişi adresinde yapılan haciz her zaman İİK 99 kapsamında mı değerlendirilir?
Hayır.
Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre yalnızca adresin üçüncü kişiye ait olması tek başına İİK 99'un uygulanması için yeterli değildir.
Haciz sırasında;
• Borçlunun fiilen işyerini yönetmesi,
• Kendisini işyeri sahibi veya yetkilisi olarak tanıtması,
• Borçluya ait yoğun evrak bulunması,
• Ticari faaliyet bağlantısının tespit edilmesi,
• Borçlunun işyerini fiilen kullanması
gibi durumlarda haciz İİK 97 kapsamında kabul edilebilir.
SORU 3: İlk Yargıtay kararındaki olay neydi?
Dosyada haciz, üçüncü kişi şirketin ticaret sicil adresinde yapılmıştır.
Ancak haciz sırasında;
• İşyerindeki SGK'lı çalışan, borçlu şahsın işyerinin sahibi ve yetkilisi olduğunu söylemiş,
• Borçlu şahsın gün boyunca hastane işleri nedeniyle gelemeyeceği belirtilmiş,
• Muhasebe bölümü ve çekmecelerde borçlu şirkete ve borçlu şahsa ait çok sayıda evrak bulunmuştur.
Bunun üzerine icra müdürlüğü haczi İİK 96-97 kapsamında değerlendirmiştir.
SORU 4: Bölge Adliye Mahkemesi neden haczin İİK 99 kapsamında yapılması gerektiğine karar verdi?
BAM'a göre;
• Evrak araştırması hukuka aykırıdır,
• Ticaret sicil kayıtları esas alınmalıdır,
• Borçlunun uzun yıllardır SGK'lı çalışan olması nedeniyle evrak bulunması normaldir,
• Üçüncü kişinin adresinde haciz yapılmıştır.
Bu nedenle BAM, ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak haczin İİK 99 kapsamında yapılmış sayılmasına karar vermiştir.
SORU 5: Yargıtay neden BAM kararını bozdu?
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, haciz sırasında ortaya çıkan fiili durumun önemli olduğunu vurgulamıştır.
Kararda özellikle şu hususlar dikkate alınmıştır:
• Haciz mahallinde borçluya ait çok sayıda evrak bulunması,
• Çalışanın borçluyu işyeri sahibi olarak göstermesi,
• Borçlunun işyeriyle fiili bağlantısının ortaya çıkması.
Yargıtay'a göre bu olgular birlikte değerlendirildiğinde haciz İİK 97 kapsamında kabul edilmelidir.
Bu nedenle BAM'ın "İİK 99 uygulanmalıdır" yönündeki kararı bozulmuştur.
SORU 6: Evrak araştırması hukuka aykırı mıdır?
Karardan çıkan sonuca göre her durumda hukuka aykırı değildir.
Yargıtay, haciz sırasında bulunan evrakların fiili hakimiyetin belirlenmesinde dikkate alınabileceğini kabul etmiştir.
Özellikle;
• Muhasebe kayıtları,
• Kaşe,
• Fatura,
• Şirket belgeleri,
• Borçlu adına düzenlenmiş ticari evraklar
mülkiyet karinesinin belirlenmesinde önem taşıyabilir.
SORU 7: Ticaret sicil kayıtları mı yoksa fiili durum mu önemlidir?
Yargıtay uygulamasında fiili durum büyük önem taşımaktadır.
Bir adres üçüncü kişi adına kayıtlı olsa bile;
• Borçlu fiilen işyerini kullanıyorsa,
• Ticari faaliyet borçlu tarafından yürütülüyorsa,
• Mallar üzerinde fiili hakimiyet borçludaysa
İİK 97 karinesi uygulanabilir.
Dolayısıyla yalnızca ticaret sicil kaydı belirleyici değildir.
SORU 8: İİK 97/a maddesindeki mülkiyet karinesi nedir?
İİK 97/a'ya göre:
"Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır."
Borçlu ile üçüncü kişinin malları birlikte bulundurması halinde dahi mal borçlunun elinde kabul edilir.
Bu durumda üçüncü kişi;
• Fatura,
• Cari kayıt,
• Demirbaş kaydı,
• Banka ödeme kayıtları,
• Vergi kayıtları
gibi güçlü delillerle mülkiyetini ispat etmek zorundadır.
SORU 9: İkinci Yargıtay kararındaki usul hatası neydi?
İlk Yargıtay bozma kararından sonra BAM şu şekilde karar vermiştir:
"Davacıların istinaf isteminin esastan reddine"
Ancak Yargıtay bu işlemi usule aykırı bulmuştur.
Çünkü BAM daha önce ilk derece kararını tamamen kaldırıp yeniden hüküm kurmuştu. Bu nedenle artık ortada hukuki varlığını sürdüren bir ilk derece kararı bulunmamaktadır.
Dolayısıyla bozma sonrası yapılması gereken şey:
Yeni bir hüküm kurmaktır.
Eski ilk derece kararına dönülerek "istinafın reddi" kararı verilmesi mümkün değildir.
SORU 10: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun atıf yapılan içtihadının önemi nedir?
Kararda atıf yapılan:
YHGK 2021/10-675 E., 2021/1458 K.
sayılı karar çok önemli bir usul ilkesini ortaya koymaktadır.
Buna göre:
• BAM ilk derece kararını kaldırıp yeniden hüküm kurmuşsa,
• Bu yeni hüküm Yargıtay tarafından bozulmuşsa,
artık ilk derece mahkemesi kararı hukuki varlığını kaybeder.
Bu durumda BAM yeniden bağımsız bir hüküm tesis etmek zorundadır.
SORU 11: Bu kararların uygulamadaki önemi nedir?
Kararlar özellikle;
• Üçüncü kişi şirket adreslerinde yapılan hacizlerde,
• İstihkak iddialarında,
• Şirketler arası organik bağ tartışmalarında,
• Fiili hakimiyet değerlendirmelerinde,
• Haciz sırasında evrak araştırması yapılmasında,
• Bölge Adliye Mahkemesi'nin bozma sonrası yetkisinde
uygulamaya yön verecek niteliktedir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Yargıtay'ın bu iki bağlantılı kararı birlikte değerlendirildiğinde şu temel ilkeler ortaya çıkmaktadır:
• Üçüncü kişi adresinde haciz yapılması tek başına İİK 99 uygulanmasını gerektirmez.
• Haciz mahallindeki fiili durum esas alınır.
• Borçlunun işyerindeki hakimiyeti ve evrak varlığı önemlidir.
• İİK 97 kapsamındaki mülkiyet karinesi geniş şekilde uygulanabilir.
• Bölge Adliye Mahkemesi bozma sonrası mutlaka yeni hüküm kurmalıdır.
• Önceki kaldırılmış ilk derece kararına dönülmesi usulen mümkün değildir.
Özellikle üçüncü kişi şirketler üzerinden mal kaçırma iddialarının yoğun olduğu dosyalarda bu kararların uygulamada çok sık kullanılacağı açıktır.
İLGİLİ YARGITAY KARARLARI:
12. Hukuk Dairesi 2025/138 E. , 2025/3180 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davalı alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Uyuşmazlık, haciz işleminin İİK'nın 99. maddesi yerine 96-97. maddesine göre yapılması yönündeki icra memur muamelesini şikayet niteliğindedir.
İlk Derece Mahkemesince şikayetin reddine karar verilmiş, davacı 3. kişi tarafından kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince haciz mahallinde evrak araştırması şartlarının oluşmadığı, evrak araştırmasının hukuka aykırı olduğu, bu kapsamda elde edilen evrakların da mülkiyet karinesinin borçluya ait olduğuna yönelik ispata yeterli olmayacağı, tanık ...'nin beyanlarına göre değil, ticaret sicil kayıtlarına itibar edilmesi gerektiği, borçlu şahıs uzun yıllardır iş yerinde sgklı çalışan olduğundan evrak bulunmasının anlaşılır olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne, haczin İİK 99. maddesine göre yapılmış sayılmasına karar verilmiştir.
Haczin 17.01.2024 tarihinde yapıldığı, şikayetin öğrenmeden itibaren yedi günlük süresi içinde yapıldığı görülmüştür.
"İİK'nın 96. maddesine göre "Borçlu, elinde bulunan bir malı başkasının mülkü veya rehini olarak gösterdiği yahut üçüncü bir şahıs tarafından o mal üzerinde mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, icra dairesi bunu haciz ve icra tutanaklarına geçirir ve keyfiyeti iki tarafa bildirir."
İİK'nın 97/a maddesi uyarınca "Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Borçlu ile üçüncü şahısların taşınır malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde addolunur. (Ek üçüncü ve dördüncü cümle: 24.11.2021-7343/8 md.) Bu hâlde üçüncü şahıs yedieminliği kabul ettiği takdirde bu mal muhafaza altına alınmaz. Ancak 97 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca takibin devamına karar verilmesi hâlinde mal muhafaza altına alınabilir. Birlikte oturulan yerlerdeki mallardan mahiyetleri itibariyle kadın, erkek ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur. Bu karinenin aksini ispat külfeti iddia eden kişiye düşer."
İcra dosyası ve haciz tutanağının incelemesine gelince; haczin davacı üçüncü kişinin ticaret sicil adresinde yapıldığı, bu adresin ödeme emri tebliğ adresi olmadığı, ancak İİK'nın 8. maddesi uyarınca aksi sabit oluncaya kadar geçerli haciz tutanağına göre sigortalı çalışan ..., borçlu şahıs sorulduğunda buranın yetkilisi ve sahibi olduğunu söylediği, borçlu şahsın hastane işleri dolayısıyla gün boyunca gelemeyeceğinin söylendiği, çekmece ve muhasebe bölümündeki kasada yapılan evrak araştırmasında ise borçlu şirket ve borçlu şahsa ait çok sayıda evrak olduğu görülmüştür.
Bu kapsamda haczin İİK 97. madde kapsamında yapıldığı kabul edilip, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne karar verilmesi isabetsiz olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.04.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
*******************
12. Hukuk Dairesi 2025/9710 E. , 2026/746 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı 3. kişiler tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Uyuşmazlık, haciz işleminin İİK.'nın 99. maddesi yerine 96-97. maddesine göre yapılması yönündeki icra memur muamelesini şikayet niteliğindedir.
İlk Derece Mahkemesince şikayetin reddine karar verilmiş, davacı 3. kişilar tarafından kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince haciz mahallinde evrak araştırması şartlarının oluşmadığı, evrak araştırmasının hukuka aykırı olduğu, bu kapsamda elde edilen evraklarında mülkiyet karinesinin borçluya ait olduğuna yönelik ispata yeterli olmayacağı, tanık ... beyanlarına göre değil, ticaret sicil kayıtlarına itibar edilmesi gerektiği, borçlu şahıs uzun yıllardır iş yerinde SGK'lı çalışan olduğundan evrak bulunmasının anlaşılır olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne, haczin İİK 99. maddesine göre yapılmış sayılmasına karar verilmiştir.
Dairemiz 2025-138 Esas, 2025-3180 Karar sayılı ilamıyla Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuştur.
Bozma sonrası Bölge Adliye Mahkemesince, "davacıların istinaf isteminin esastan reddine" karar verilmiştir. Anılan karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Bozma sonrası Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairesince bozmaya uyularak davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. Oysa ki davacı vekilinin istinafı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince ilk verilen kararla, İlk Derece Mahkemesi kararı tamamen kaldırılmış, yeniden hüküm kurulması sonucu verilen karar Dairemizce de bozulmuş olduğundan, ortada hukuki varlık kazanmış bir karar bulunmamaktadır. Bu durumda Bölge Adliye Mahkemesi ilgili hukuk dairesince yeniden hüküm tesis edilmelidir. Bu husus gözetilmeden yazılı şekilde "davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine" dair karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2021/10-675 E., 2021/1458 K.)
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesinin 12. Hukuk Dairesinin 13/10/2025 tarih ve 2025/856 Esas, 2025/1287 Karar sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 10.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay 12. HD. 15.04.2025 T., 2025/138 E., 2025/3180 K.
Yargıtay 12. HD. 10.02.2026 T., 2025/9710 E., 2026/746 K.
GİRİŞ
İcra hukukunda en çok tartışılan konulardan biri, üçüncü kişi adresinde yapılan hacizlerde hangi prosedürün uygulanacağıdır. Özellikle borçlunun fiilen bulunduğu, çalıştığı veya ticari ilişki içerisinde olduğu işyerlerinde yapılan hacizlerde İİK'nın 96-97. maddeleri ile 99. maddesi arasında ciddi uygulama farklılıkları ortaya çıkmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025 ve 2026 yıllarında verdiği bağlantılı iki önemli karar;
• Üçüncü kişi mahallinde haczin hangi şartlarda İİK 96-97 kapsamında sayılacağını,
• Evrak araştırmasının hangi durumda geçerli kabul edileceğini,
• Ticaret sicil kayıtlarının mı yoksa haciz mahallindeki fiili durumun mu esas alınacağını,
• Bölge Adliye Mahkemesi'nin bozma sonrası nasıl karar vermesi gerektiğini
ayrıntılı şekilde açıklamıştır.
Bu kararlar uygulamada özellikle istihkak iddiaları bakımından büyük önem taşımaktadır.
SORU 1: İİK 96-97 ile İİK 99 arasındaki temel fark nedir?
İİK'nın 96 ve devamı maddeleri ile 99. maddesi arasında en temel fark, mülkiyet karinesinin kim lehine işleyeceğidir.
İİK 96-97 sistemi:
Malın borçlunun elinde bulunduğu kabul edilir. Bu durumda üçüncü kişi mülkiyet iddiasını ispat etmek zorundadır.
İİK 99 sistemi:
Mal üçüncü kişinin elinde sayılır. Bu durumda alacaklı, malların borçluya ait olduğunu dava açarak ispat etmek zorundadır.
Dolayısıyla hangi maddenin uygulanacağı, ispat yükünü tamamen değiştirmektedir.
SORU 2: Yargıtay'a göre üçüncü kişi adresinde yapılan haciz her zaman İİK 99 kapsamında mı değerlendirilir?
Hayır.
Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre yalnızca adresin üçüncü kişiye ait olması tek başına İİK 99'un uygulanması için yeterli değildir.
Haciz sırasında;
• Borçlunun fiilen işyerini yönetmesi,
• Kendisini işyeri sahibi veya yetkilisi olarak tanıtması,
• Borçluya ait yoğun evrak bulunması,
• Ticari faaliyet bağlantısının tespit edilmesi,
• Borçlunun işyerini fiilen kullanması
gibi durumlarda haciz İİK 97 kapsamında kabul edilebilir.
SORU 3: İlk Yargıtay kararındaki olay neydi?
Dosyada haciz, üçüncü kişi şirketin ticaret sicil adresinde yapılmıştır.
Ancak haciz sırasında;
• İşyerindeki SGK'lı çalışan, borçlu şahsın işyerinin sahibi ve yetkilisi olduğunu söylemiş,
• Borçlu şahsın gün boyunca hastane işleri nedeniyle gelemeyeceği belirtilmiş,
• Muhasebe bölümü ve çekmecelerde borçlu şirkete ve borçlu şahsa ait çok sayıda evrak bulunmuştur.
Bunun üzerine icra müdürlüğü haczi İİK 96-97 kapsamında değerlendirmiştir.
SORU 4: Bölge Adliye Mahkemesi neden haczin İİK 99 kapsamında yapılması gerektiğine karar verdi?
BAM'a göre;
• Evrak araştırması hukuka aykırıdır,
• Ticaret sicil kayıtları esas alınmalıdır,
• Borçlunun uzun yıllardır SGK'lı çalışan olması nedeniyle evrak bulunması normaldir,
• Üçüncü kişinin adresinde haciz yapılmıştır.
Bu nedenle BAM, ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak haczin İİK 99 kapsamında yapılmış sayılmasına karar vermiştir.
SORU 5: Yargıtay neden BAM kararını bozdu?
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, haciz sırasında ortaya çıkan fiili durumun önemli olduğunu vurgulamıştır.
Kararda özellikle şu hususlar dikkate alınmıştır:
• Haciz mahallinde borçluya ait çok sayıda evrak bulunması,
• Çalışanın borçluyu işyeri sahibi olarak göstermesi,
• Borçlunun işyeriyle fiili bağlantısının ortaya çıkması.
Yargıtay'a göre bu olgular birlikte değerlendirildiğinde haciz İİK 97 kapsamında kabul edilmelidir.
Bu nedenle BAM'ın "İİK 99 uygulanmalıdır" yönündeki kararı bozulmuştur.
SORU 6: Evrak araştırması hukuka aykırı mıdır?
Karardan çıkan sonuca göre her durumda hukuka aykırı değildir.
Yargıtay, haciz sırasında bulunan evrakların fiili hakimiyetin belirlenmesinde dikkate alınabileceğini kabul etmiştir.
Özellikle;
• Muhasebe kayıtları,
• Kaşe,
• Fatura,
• Şirket belgeleri,
• Borçlu adına düzenlenmiş ticari evraklar
mülkiyet karinesinin belirlenmesinde önem taşıyabilir.
SORU 7: Ticaret sicil kayıtları mı yoksa fiili durum mu önemlidir?
Yargıtay uygulamasında fiili durum büyük önem taşımaktadır.
Bir adres üçüncü kişi adına kayıtlı olsa bile;
• Borçlu fiilen işyerini kullanıyorsa,
• Ticari faaliyet borçlu tarafından yürütülüyorsa,
• Mallar üzerinde fiili hakimiyet borçludaysa
İİK 97 karinesi uygulanabilir.
Dolayısıyla yalnızca ticaret sicil kaydı belirleyici değildir.
SORU 8: İİK 97/a maddesindeki mülkiyet karinesi nedir?
İİK 97/a'ya göre:
"Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır."
Borçlu ile üçüncü kişinin malları birlikte bulundurması halinde dahi mal borçlunun elinde kabul edilir.
Bu durumda üçüncü kişi;
• Fatura,
• Cari kayıt,
• Demirbaş kaydı,
• Banka ödeme kayıtları,
• Vergi kayıtları
gibi güçlü delillerle mülkiyetini ispat etmek zorundadır.
SORU 9: İkinci Yargıtay kararındaki usul hatası neydi?
İlk Yargıtay bozma kararından sonra BAM şu şekilde karar vermiştir:
"Davacıların istinaf isteminin esastan reddine"
Ancak Yargıtay bu işlemi usule aykırı bulmuştur.
Çünkü BAM daha önce ilk derece kararını tamamen kaldırıp yeniden hüküm kurmuştu. Bu nedenle artık ortada hukuki varlığını sürdüren bir ilk derece kararı bulunmamaktadır.
Dolayısıyla bozma sonrası yapılması gereken şey:
Yeni bir hüküm kurmaktır.
Eski ilk derece kararına dönülerek "istinafın reddi" kararı verilmesi mümkün değildir.
SORU 10: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun atıf yapılan içtihadının önemi nedir?
Kararda atıf yapılan:
YHGK 2021/10-675 E., 2021/1458 K.
sayılı karar çok önemli bir usul ilkesini ortaya koymaktadır.
Buna göre:
• BAM ilk derece kararını kaldırıp yeniden hüküm kurmuşsa,
• Bu yeni hüküm Yargıtay tarafından bozulmuşsa,
artık ilk derece mahkemesi kararı hukuki varlığını kaybeder.
Bu durumda BAM yeniden bağımsız bir hüküm tesis etmek zorundadır.
SORU 11: Bu kararların uygulamadaki önemi nedir?
Kararlar özellikle;
• Üçüncü kişi şirket adreslerinde yapılan hacizlerde,
• İstihkak iddialarında,
• Şirketler arası organik bağ tartışmalarında,
• Fiili hakimiyet değerlendirmelerinde,
• Haciz sırasında evrak araştırması yapılmasında,
• Bölge Adliye Mahkemesi'nin bozma sonrası yetkisinde
uygulamaya yön verecek niteliktedir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Yargıtay'ın bu iki bağlantılı kararı birlikte değerlendirildiğinde şu temel ilkeler ortaya çıkmaktadır:
• Üçüncü kişi adresinde haciz yapılması tek başına İİK 99 uygulanmasını gerektirmez.
• Haciz mahallindeki fiili durum esas alınır.
• Borçlunun işyerindeki hakimiyeti ve evrak varlığı önemlidir.
• İİK 97 kapsamındaki mülkiyet karinesi geniş şekilde uygulanabilir.
• Bölge Adliye Mahkemesi bozma sonrası mutlaka yeni hüküm kurmalıdır.
• Önceki kaldırılmış ilk derece kararına dönülmesi usulen mümkün değildir.
Özellikle üçüncü kişi şirketler üzerinden mal kaçırma iddialarının yoğun olduğu dosyalarda bu kararların uygulamada çok sık kullanılacağı açıktır.
İLGİLİ YARGITAY KARARLARI:
12. Hukuk Dairesi 2025/138 E. , 2025/3180 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davalı alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Uyuşmazlık, haciz işleminin İİK'nın 99. maddesi yerine 96-97. maddesine göre yapılması yönündeki icra memur muamelesini şikayet niteliğindedir.
İlk Derece Mahkemesince şikayetin reddine karar verilmiş, davacı 3. kişi tarafından kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince haciz mahallinde evrak araştırması şartlarının oluşmadığı, evrak araştırmasının hukuka aykırı olduğu, bu kapsamda elde edilen evrakların da mülkiyet karinesinin borçluya ait olduğuna yönelik ispata yeterli olmayacağı, tanık ...'nin beyanlarına göre değil, ticaret sicil kayıtlarına itibar edilmesi gerektiği, borçlu şahıs uzun yıllardır iş yerinde sgklı çalışan olduğundan evrak bulunmasının anlaşılır olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne, haczin İİK 99. maddesine göre yapılmış sayılmasına karar verilmiştir.
Haczin 17.01.2024 tarihinde yapıldığı, şikayetin öğrenmeden itibaren yedi günlük süresi içinde yapıldığı görülmüştür.
"İİK'nın 96. maddesine göre "Borçlu, elinde bulunan bir malı başkasının mülkü veya rehini olarak gösterdiği yahut üçüncü bir şahıs tarafından o mal üzerinde mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, icra dairesi bunu haciz ve icra tutanaklarına geçirir ve keyfiyeti iki tarafa bildirir."
İİK'nın 97/a maddesi uyarınca "Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Borçlu ile üçüncü şahısların taşınır malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde addolunur. (Ek üçüncü ve dördüncü cümle: 24.11.2021-7343/8 md.) Bu hâlde üçüncü şahıs yedieminliği kabul ettiği takdirde bu mal muhafaza altına alınmaz. Ancak 97 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca takibin devamına karar verilmesi hâlinde mal muhafaza altına alınabilir. Birlikte oturulan yerlerdeki mallardan mahiyetleri itibariyle kadın, erkek ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur. Bu karinenin aksini ispat külfeti iddia eden kişiye düşer."
İcra dosyası ve haciz tutanağının incelemesine gelince; haczin davacı üçüncü kişinin ticaret sicil adresinde yapıldığı, bu adresin ödeme emri tebliğ adresi olmadığı, ancak İİK'nın 8. maddesi uyarınca aksi sabit oluncaya kadar geçerli haciz tutanağına göre sigortalı çalışan ..., borçlu şahıs sorulduğunda buranın yetkilisi ve sahibi olduğunu söylediği, borçlu şahsın hastane işleri dolayısıyla gün boyunca gelemeyeceğinin söylendiği, çekmece ve muhasebe bölümündeki kasada yapılan evrak araştırmasında ise borçlu şirket ve borçlu şahsa ait çok sayıda evrak olduğu görülmüştür.
Bu kapsamda haczin İİK 97. madde kapsamında yapıldığı kabul edilip, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne karar verilmesi isabetsiz olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.04.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
*******************
12. Hukuk Dairesi 2025/9710 E. , 2026/746 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı 3. kişiler tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Uyuşmazlık, haciz işleminin İİK.'nın 99. maddesi yerine 96-97. maddesine göre yapılması yönündeki icra memur muamelesini şikayet niteliğindedir.
İlk Derece Mahkemesince şikayetin reddine karar verilmiş, davacı 3. kişilar tarafından kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince haciz mahallinde evrak araştırması şartlarının oluşmadığı, evrak araştırmasının hukuka aykırı olduğu, bu kapsamda elde edilen evraklarında mülkiyet karinesinin borçluya ait olduğuna yönelik ispata yeterli olmayacağı, tanık ... beyanlarına göre değil, ticaret sicil kayıtlarına itibar edilmesi gerektiği, borçlu şahıs uzun yıllardır iş yerinde SGK'lı çalışan olduğundan evrak bulunmasının anlaşılır olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak şikayetin kabulüne, haczin İİK 99. maddesine göre yapılmış sayılmasına karar verilmiştir.
Dairemiz 2025-138 Esas, 2025-3180 Karar sayılı ilamıyla Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuştur.
Bozma sonrası Bölge Adliye Mahkemesince, "davacıların istinaf isteminin esastan reddine" karar verilmiştir. Anılan karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Bozma sonrası Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairesince bozmaya uyularak davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. Oysa ki davacı vekilinin istinafı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince ilk verilen kararla, İlk Derece Mahkemesi kararı tamamen kaldırılmış, yeniden hüküm kurulması sonucu verilen karar Dairemizce de bozulmuş olduğundan, ortada hukuki varlık kazanmış bir karar bulunmamaktadır. Bu durumda Bölge Adliye Mahkemesi ilgili hukuk dairesince yeniden hüküm tesis edilmelidir. Bu husus gözetilmeden yazılı şekilde "davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine" dair karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2021/10-675 E., 2021/1458 K.)
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesinin 12. Hukuk Dairesinin 13/10/2025 tarih ve 2025/856 Esas, 2025/1287 Karar sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 10.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#45
Soru & Cevap Bölümü / Yabancı Unsurlu İş Sözleşmeler...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 12:18:38YURT DIŞINDA ÇALIŞAN İŞÇİLER HANGİ ÜLKE HUKUKUNA TABİDİR? YABANCI HUKUKTAKİ ZAMANAŞIMI SÜRELERİ TÜRKİYE'DE UYGULANIR MI? YARGITAY'DAN EMSAL KARAR
Yurt dışında çalışan Türk işçilerinin açtığı işçilik alacağı davalarında en çok tartışılan konulardan biri;
* Hangi ülke hukukunun uygulanacağı,
* Yabancı ülkedeki zamanaşımı sürelerinin geçerli olup olmayacağı,
* Türk kamu düzeninin hangi durumlarda devreye gireceği,
* İş sözleşmesindeki hukuk seçiminin geçerli sayılıp sayılmayacağıdır.
Özellikle Libya, Türkmenistan, Katar, Irak, Rusya ve benzeri ülkelerde faaliyet gösteren Türk şirketlerinde çalışan işçiler bakımından bu uyuşmazlıklar sıklıkla gündeme gelmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 09.02.2026 tarihli, 2026/830 Esas ve 2026/1034 Karar sayılı ilamı; yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve zamanaşımı konusunda son derece önemli tespitler içermektedir.
SORU 1: Olayın konusu neydi?
Davacı işçi;
* 2007-2015 yılları arasında,
* Davalı şirkete ait yurtdışı şantiyelerinde,
* Kalıpçı ustası olarak çalıştığını,
* Ücretinin 2.000 USD olduğunu,
* Fazla mesai yaptığını,
* Hafta tatili ve genel tatillerde çalıştığını,
* Yıllık izin kullanmadığını,
* İş sözleşmesinin haksız feshedildiğini
ileri sürerek;
* Kıdem tazminatı,
* İhbar tazminatı,
* Fazla çalışma ücreti,
* Hafta tatili ücreti,
* Ulusal bayram ve genel tatil ücretleri,
* Yıllık izin ücreti
talebinde bulunmuştur.
SORU 2: İşveren ne savundu?
Davalı işveren;
* Davacının yurtdışında çalıştığını,
* Çalışılan ülke hukukunun uygulanması gerektiğini,
* Türk hukukunun uygulanamayacağını,
* Alacakların zamanaşımına uğradığını
savunarak davanın reddini istemiştir.
SORU 3: Mahkemeler hangi ülke hukukunu uyguladı?
Mahkemeler;
* Libya'daki çalışma için Libya hukukunu,
* Türkmenistan'daki çalışma için Türkmenistan hukukunu
uygulamıştır.
Çünkü taraflar arasında imzalanan yurtdışı iş sözleşmelerinde açık şekilde hukuk seçimi yapılmıştır.
SORU 4: İş sözleşmesinde yabancı hukuk seçimi yapılabilir mi?
Evet.
5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) gereğince taraflar, yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuku belirleyebilirler.
Bu nedenle;
- Libya'da çalışılan dönem için Libya hukuku,
- Türkmenistan'da çalışılan dönem için Türkmenistan hukuku
uygulanabilecektir.
SORU 5: İşçi "ben bilgilendirilmedim" derse hukuk seçimi geçersiz olur mu?
Somut olayda işçi;
* Sözleşmenin matbu olduğunu,
* Bilgilendirme yapılmadığını,
* Genel işlem şartı niteliğinde olduğunu
ileri sürmüştür.
Ancak Yargıtay, imzalanan sözleşmelerde açık hukuk seçimi bulunduğunu kabul etmiş ve bu savunmayı yerinde görmemiştir.
SORU 6: Zamanaşımı hangi hukuka göre belirlenir?
Yargıtay'ın kararına göre;
Zamanaşımı, uyuşmazlığın esasına uygulanan hukuka tabidir.
Yani;
* Libya hukuku uygulanıyorsa Libya'daki zamanaşımı,
* Türkmenistan hukuku uygulanıyorsa Türkmenistan'daki zamanaşımı
esas alınacaktır.
Bu husus MÖHUK'un 2 ve 8. maddelerinin gereğidir.
SORU 7: Yabancı ülkedeki kısa zamanaşımı süreleri Türk kamu düzenine aykırı sayılır mı?
Hayır.
Yargıtay bu konuda çok önemli değerlendirmeler yapmıştır.
Kararda;
Zamanaşımı sürelerinin kamu düzenine ilişkin olmadığı
özellikle vurgulanmıştır.
Dolayısıyla yabancı hukukta öngörülen kısa sürelerin uygulanması mümkündür.
SORU 8: Yargıtay neden kamu düzenine aykırılık görmedi?
Yargıtay'a göre Türk hukukunda da;
* İşe iade davalarında 1 aylık başvuru süresi,
* Arabuluculuk sonrası 2 haftalık dava açma süresi,
* İdari yargıda 60 günlük dava açma süresi
gibi oldukça kısa süreler bulunmaktadır.
Bu nedenle yabancı hukuktaki 3 aylık zamanaşımı süresi tek başına kamu düzenine aykırı kabul edilemez.
SORU 9: Yargıtay kamu düzenini nasıl tanımladı?
Kararda kamu düzeni;
* Türk hukukunun temel değerleri,
* Anayasal haklar,
* İnsan hakları,
* Genel ahlak anlayışı,
* Adalet ilkeleri,
* İyiniyet kuralları
çerçevesinde açıklanmıştır.
Her emredici hukuk kuralının ihlalinin otomatik olarak kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı özellikle belirtilmiştir.
SORU 10: İşçinin davası neden reddedildi?
Çünkü;
* Libya'daki çalışma dönemi için,
* Türkmenistan'daki çalışma dönemi için
uygulanan yabancı hukukta öngörülen zamanaşımı süreleri dolmuştur.
Ayrıca işveren de usulüne uygun şekilde zamanaşımı def'inde bulunmuştur.
Bu nedenle davanın reddine karar verilmiştir.
SORU 11: Mahkeme zamanaşımı ile hak düşürücü süreyi karıştırdı mı?
Evet.
İlk Derece Mahkemesi kararında zamanaşımı süreleri yanlış şekilde "hak düşürücü süre" olarak nitelendirilmiştir.
Ancak Yargıtay;
Bu hatanın sonuca etkili olmadığını
belirterek bozma nedeni yapmamıştır.
SORU 12: Yargıtay işçinin diğer taleplerini neden kabul etmedi?
İşçi;
* Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
* Hukuk seçiminin geçersiz olduğunu,
* Yabancı hukukun kamu düzenine aykırı olduğunu,
* Kıdem ve ihbar tazminatında Türk hukukunun esas alınması gerektiğini
ileri sürmüştür.
Ancak Yargıtay;
* Geçerli hukuk seçimi bulunduğunu,
* Zamanaşımının yabancı hukuka tabi olduğunu,
* Kamu düzenine aykırılık bulunmadığını,
* Davanın süresinde açılmadığını
kabul ederek tüm temyiz itirazlarını reddetmiştir.
SORU 13: Kararın uygulamadaki önemi nedir?
Bu karar özellikle;
* Yurtdışı şantiyelerde çalışan işçiler,
* İnşaat sektörü çalışanları,
* Türk şirketlerinin yurtdışı projeleri,
* Yabancı unsurlu işçilik alacağı davaları
bakımından oldukça önemlidir.
Karar ile;
- İş sözleşmesindeki hukuk seçiminin geçerli olduğu,
- Zamanaşımının esas hukuka tabi olduğu,
- Yabancı hukuktaki kısa zamanaşımı sürelerinin uygulanabileceği,
- Her kısa sürenin kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı
açık şekilde ortaya konulmuştur.
SORU 14: İşçiler açısından dikkat edilmesi gereken en önemli husus nedir?
Yurt dışında çalışan işçilerin;
* Hangi ülke hukukuna tabi olduklarını,
* Sözleşmelerindeki hukuk seçimini,
* Yabancı ülkedeki zamanaşımı sürelerini,
* Hak düşürücü süreleri,
* Dava açma sürelerini
çok dikkatli takip etmeleri gerekir.
Çünkü Türkiye'de uzun kabul edilen süreler, yabancı hukukta çok daha kısa olabilir.
Bu nedenle hak kaybı yaşanmaması için dava açma süresi geciktirilmemelidir.
SONUÇ
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 09.02.2026 tarihli, 2026/830 Esas ve 2026/1034 Karar sayılı ilamı; yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve zamanaşımı bakımından önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Kararda özellikle;
* Yabancı hukuk seçiminin geçerli olduğu,
* Zamanaşımının esas hukuka tabi bulunduğu,
* Yabancı hukuktaki kısa sürelerin uygulanabileceği,
* Zamanaşımı sürelerinin kamu düzenine ilişkin olmadığı,
* Kamu düzeni kavramının dar yorumlanması gerektiği
vurgulanmıştır.
Karar, yurtdışında çalışan işçilerin açacağı işçilik alacağı davalarında emsal niteliğinde önemli bir içtihat olarak dikkat çekmektedir.
Karar Bilgisi:
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
T: 09.02.2026
E: 2026/830
K: 2026/1034
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/3236 E., 2024/3667 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 24. İş Mahkemesi
SAYISI : 2023/598 E., 2024/127 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 07.11.2007-15.04.2015 tarihleri arasında davalı işyerinin yurt dışında bulunan şantiyelerinde kalıpçı ustası olarak çalıştığını, ücretinin 2.000,00 USD olduğunu, yemek ve barınma yardımı sağlandığını, çalışma süresince fazla çalışma yaptığını, hafta ve genel tatil günlerinde çalıştığını, karşılığı ücretlerin ödenmediğini, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet itirazında bulunduklarını, alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının ancak çalıştığı ülke mevzuatına göre sosyal haklardan faydalanabileceğini, davacının dava konusu ettiği alacak kalemlerinin çalıştığı ülke mevzuatına göre değerlendirilmesi gerektiğini, işin yapıldığı yer mahkemesinin yetkisi tanınarak Mahkemenin dosyaya yabancı hukuk ve yabancı mahkemenin yetkisi sebebiyle bakmaması için yetki itirazında bulunduklarını, diğer taraftan ücret ve çalışma saatleri konusundaki davacı iddialarının gerçeği yansıtmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı üzerine yapılan yargılama sonucunda; yurda giriş çıkış kayıtları ve tanık beyanları dikkate alındığında davacının 18.01.2010-09.09.2010 tarihleri arasında toplam 7 ay 21 gün davalıya ait Libya'da bulunan şantiyelerde, 14.09.2011-05.04.2012 tarihleri arasında da 6 ay 22 gün Türkmenistan'daki şantiyede çalıştığı, kaldırma kararında da belirtildiği üzere davacının çalıştığı ülke mevzuatının uygulanması gerektiği, davalının zamanaşımı def'inde bulunduğu, davacının en son çalışma tarihi dikkate alındığında gerek Libya iş mevzuatı gerekse Türkmenistan iş mevzuatı gereğince talep edebileceği alacaklar zamanaşımına uğradığından davanın reddi gerektiği, davacı ve davalı aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmediği ve yargılama giderlerinin tarafların üzerinde bırakıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Türkmenistan ve Libya mevzuatlarında tanımlı başvurma sürelerinin dava tarihi olan 14.06.2019 tarihi itibarıyla ayrı ayrı dolduğunun kabul edilmesinin yerinde olduğu, arabuluculuk giderinin davacı üzerine bırakılmasında hata bulunmadığı gibi sürenin yeniden başlatılmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine oy çokluğuyla karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde;
1. Uyuşmazlığın çözümünde Türk hukuku uygulanarak davanın kabulü gerektiğini,
2. Davacı ile yapılan yurt dışı iş sözleşmesinin matbu olduğunu ve bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirildiğinden ve bir hukuk seçimi yapıldığından söz edilemeyeceğini, taraflar arasındaki hukuk seçiminin genel işlem şartlarına aykırılık nedeniyle geçersiz olduğunu, davacıya yabancı ülke iş hukuku mevzuatının uygulanacağı konusunda bilgi verilmediğini,
3. Tarafların sıkı ilişki içinde olduğu hukukun Türk hukuku olduğunu,
4. Şayet yabancı ülke hukuku uygulanacak ise sadece fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ile hafta tatili ücretleri için yabancı ülke hukukunun uygulanması, yıllık ücretli izin, kıdem ve ihbar tazminatları yönünden Türk hukuku uygulanması gerektiğini, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağı aynı işverende çalışılan tüm hizmet süresi esas alınarak iş sözleşmesinin fesih tarihindeki şartlar çerçevesinde hesaplandığından, son çalışma döneminde Türk hukukunun uygulanacağının açık olduğunu, o hâlde sözleşmenin feshiyle birlikte ... ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı konusunda hizmet süresi belirlenirken 4 çalışma döneminin toplamı esas alınarak, nihai hesaplamanın Türk hukukuna göre yapılması gerektiğini,
5. Bilirkişi raporunda yabancı hukuka göre yapılan hesaplamaların yanlış olduğunu, davacının ücretinin 2.000,00 USD olduğunu, Türkmenistan ve Libya hukuklarında zamanaşımı ve hak düşürücü süre müesseselerinin bulunmadığını, kaldı ki 1 yıl ve 3 ay gibi sürelerin hatalı yorumlandığını,
6. Türkmenistan mevzuatında sürelerin yeniden tanımlanabileceğinin belirtildiğini, zamanaşımı/hak düşürücü sürelerin yeniden tanınması için davacının bir çok geçerli nedeni olduğunu,
7. Bu süreler hak düşürücü süre olarak nitelendirilmişse de bunun gerekçesinin kararda yer almadığını, yanlış yorumlandığını, kamu düzenine aykırı olması durumunda Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
8. Kararda karşı taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi yerinde ise de yargılama giderlerinden sayılan arabuluculuk ücretinin davalı taraf yerine, davacıya yükletilmesinin hatalı olduğunu ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, iş sözleşmesine uygulanacak hukuk, zamanaşımı def'i, davanın süresinde açılıp açılmadığı ve arabuluculuk ücretine ilişkindir.
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Maddi hukukun bir müessesesi olan zamanaşımı, hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tâbidir (Vahit ..., Milletlerarası Özel Hukuk, ..., 2022, s.315; Gülin Güngör, Türk Milletlerarası Özel Hukuku, ..., 2021, s.127). Buna göre Türkmenistan ve Libya İş Kanunu'nun bu konudaki hükümlerinin uyuşmazlıkta uygulanması, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (5718 sayılı Kanun) 2 ve 8. maddelerinin bir gereğidir.
Yabancı unsurlu uyuşmazlıklarda kamu düzeni, 5718 sayılı Kanun'un 5. maddesi uyarınca uygulama alanı bulmakta olup söz konusu hüküm "Yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hallerde Türk hukuku uygulanır." şeklindedir.
Türk kamu düzeninin ihlali sonucunu doğuracak hâller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlali hâlinde söz konusu olmaktadır. Ancak her emredici hükmün ihlalinin veya her emredici hükmü ihlal eden bir (yabancı) kuralın, Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Öyleyse iç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi; Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda (Anayasa) yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensiplere ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir. İç hukukta kamu düzeninin, tarafların uymak zorunda oldukları kamu hukukundan ve özel hukuktan ... ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kurallar olarak anlaşılması gerekir.
Zamanaşımı süresi, kamu düzenine ilişkin olmadığından dava konusu uyuşmazlığa uygulanan yabancı hukuktaki zamanaşımı süresinin uygulanması gerekmiştir. Nitekim iç hukukumuzda işe iade davalarında 1 aylık arabulucuya başvuru süresi, işe iade davalarında arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabileceğine ilişkin süre, yine idare mahkemesinde dava açmak için öngörülen 60 günlük dava açma süresi daha kısa olup iç hukukumuzdaki 3 aydan daha kısa sürelerle yapılan uygulamaların kamu düzenine aykırı olmadığı kabul edildiğinden, dava konusu uyuşmazlığa uygulanan yabancı hukuktaki 3 aylık zamanaşımı süresinin kamu düzenini ihlal eder nitelikte olmadığı değerlendirilmiştir.
Dosya içeriğine göre davacının, davalının yurt dışı projelerinde fasılalı olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. Davacının 18.01.2010-09.09.2010 tarihleri arasında Libya ülkesinde geçen çalışması yönünden taraflar arasındaki 18.01.2010 tarihli yurt dışı iş sözleşmesi ile Libya hukukunun uygulanması yönünde hukuk seçimi yapıldığı, 14.09.2011-05.04.2012 tarihleri arasında Türkmenistan ülkesinde geçen çalışması yönünden de 14.09.2011 tarihli yurt dışı iş sözleşmesi ile Türkmenistan hukukunun uygulanması yönünde hukuk seçimi yapıldığı görülmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki davacının Libya ve Türkmenistan'da geçen çalışmaları yönünden fesih tarihi ile dava tarihi gözetildiğinde Libya ve Türkmenistan mevzuatlarında öngörülen zamanaşımı sürelerinin dolduğu ve davalı tarafça da usulüne uygun şekilde zamanaşımı def'inde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle söz konusu çalışma dönemleri bakımından davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta ise de zamanaşımı süresinin İlk Derece Mahkemesi karar gerekçesinin son paragrafında hak düşürücü süre olarak nitelendirilmesi hatalı ise de, bu hata sonuca etkili olmadığından, bozma nedeni yapılmamıştır.
Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle yukarıda yer alan ilave gerekçeye göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.02.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
Yurt dışında çalışan Türk işçilerinin açtığı işçilik alacağı davalarında en çok tartışılan konulardan biri;
* Hangi ülke hukukunun uygulanacağı,
* Yabancı ülkedeki zamanaşımı sürelerinin geçerli olup olmayacağı,
* Türk kamu düzeninin hangi durumlarda devreye gireceği,
* İş sözleşmesindeki hukuk seçiminin geçerli sayılıp sayılmayacağıdır.
Özellikle Libya, Türkmenistan, Katar, Irak, Rusya ve benzeri ülkelerde faaliyet gösteren Türk şirketlerinde çalışan işçiler bakımından bu uyuşmazlıklar sıklıkla gündeme gelmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 09.02.2026 tarihli, 2026/830 Esas ve 2026/1034 Karar sayılı ilamı; yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve zamanaşımı konusunda son derece önemli tespitler içermektedir.
SORU 1: Olayın konusu neydi?
Davacı işçi;
* 2007-2015 yılları arasında,
* Davalı şirkete ait yurtdışı şantiyelerinde,
* Kalıpçı ustası olarak çalıştığını,
* Ücretinin 2.000 USD olduğunu,
* Fazla mesai yaptığını,
* Hafta tatili ve genel tatillerde çalıştığını,
* Yıllık izin kullanmadığını,
* İş sözleşmesinin haksız feshedildiğini
ileri sürerek;
* Kıdem tazminatı,
* İhbar tazminatı,
* Fazla çalışma ücreti,
* Hafta tatili ücreti,
* Ulusal bayram ve genel tatil ücretleri,
* Yıllık izin ücreti
talebinde bulunmuştur.
SORU 2: İşveren ne savundu?
Davalı işveren;
* Davacının yurtdışında çalıştığını,
* Çalışılan ülke hukukunun uygulanması gerektiğini,
* Türk hukukunun uygulanamayacağını,
* Alacakların zamanaşımına uğradığını
savunarak davanın reddini istemiştir.
SORU 3: Mahkemeler hangi ülke hukukunu uyguladı?
Mahkemeler;
* Libya'daki çalışma için Libya hukukunu,
* Türkmenistan'daki çalışma için Türkmenistan hukukunu
uygulamıştır.
Çünkü taraflar arasında imzalanan yurtdışı iş sözleşmelerinde açık şekilde hukuk seçimi yapılmıştır.
SORU 4: İş sözleşmesinde yabancı hukuk seçimi yapılabilir mi?
Evet.
5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) gereğince taraflar, yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuku belirleyebilirler.
Bu nedenle;
- Libya'da çalışılan dönem için Libya hukuku,
- Türkmenistan'da çalışılan dönem için Türkmenistan hukuku
uygulanabilecektir.
SORU 5: İşçi "ben bilgilendirilmedim" derse hukuk seçimi geçersiz olur mu?
Somut olayda işçi;
* Sözleşmenin matbu olduğunu,
* Bilgilendirme yapılmadığını,
* Genel işlem şartı niteliğinde olduğunu
ileri sürmüştür.
Ancak Yargıtay, imzalanan sözleşmelerde açık hukuk seçimi bulunduğunu kabul etmiş ve bu savunmayı yerinde görmemiştir.
SORU 6: Zamanaşımı hangi hukuka göre belirlenir?
Yargıtay'ın kararına göre;
Zamanaşımı, uyuşmazlığın esasına uygulanan hukuka tabidir.
Yani;
* Libya hukuku uygulanıyorsa Libya'daki zamanaşımı,
* Türkmenistan hukuku uygulanıyorsa Türkmenistan'daki zamanaşımı
esas alınacaktır.
Bu husus MÖHUK'un 2 ve 8. maddelerinin gereğidir.
SORU 7: Yabancı ülkedeki kısa zamanaşımı süreleri Türk kamu düzenine aykırı sayılır mı?
Hayır.
Yargıtay bu konuda çok önemli değerlendirmeler yapmıştır.
Kararda;
Zamanaşımı sürelerinin kamu düzenine ilişkin olmadığı
özellikle vurgulanmıştır.
Dolayısıyla yabancı hukukta öngörülen kısa sürelerin uygulanması mümkündür.
SORU 8: Yargıtay neden kamu düzenine aykırılık görmedi?
Yargıtay'a göre Türk hukukunda da;
* İşe iade davalarında 1 aylık başvuru süresi,
* Arabuluculuk sonrası 2 haftalık dava açma süresi,
* İdari yargıda 60 günlük dava açma süresi
gibi oldukça kısa süreler bulunmaktadır.
Bu nedenle yabancı hukuktaki 3 aylık zamanaşımı süresi tek başına kamu düzenine aykırı kabul edilemez.
SORU 9: Yargıtay kamu düzenini nasıl tanımladı?
Kararda kamu düzeni;
* Türk hukukunun temel değerleri,
* Anayasal haklar,
* İnsan hakları,
* Genel ahlak anlayışı,
* Adalet ilkeleri,
* İyiniyet kuralları
çerçevesinde açıklanmıştır.
Her emredici hukuk kuralının ihlalinin otomatik olarak kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı özellikle belirtilmiştir.
SORU 10: İşçinin davası neden reddedildi?
Çünkü;
* Libya'daki çalışma dönemi için,
* Türkmenistan'daki çalışma dönemi için
uygulanan yabancı hukukta öngörülen zamanaşımı süreleri dolmuştur.
Ayrıca işveren de usulüne uygun şekilde zamanaşımı def'inde bulunmuştur.
Bu nedenle davanın reddine karar verilmiştir.
SORU 11: Mahkeme zamanaşımı ile hak düşürücü süreyi karıştırdı mı?
Evet.
İlk Derece Mahkemesi kararında zamanaşımı süreleri yanlış şekilde "hak düşürücü süre" olarak nitelendirilmiştir.
Ancak Yargıtay;
Bu hatanın sonuca etkili olmadığını
belirterek bozma nedeni yapmamıştır.
SORU 12: Yargıtay işçinin diğer taleplerini neden kabul etmedi?
İşçi;
* Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
* Hukuk seçiminin geçersiz olduğunu,
* Yabancı hukukun kamu düzenine aykırı olduğunu,
* Kıdem ve ihbar tazminatında Türk hukukunun esas alınması gerektiğini
ileri sürmüştür.
Ancak Yargıtay;
* Geçerli hukuk seçimi bulunduğunu,
* Zamanaşımının yabancı hukuka tabi olduğunu,
* Kamu düzenine aykırılık bulunmadığını,
* Davanın süresinde açılmadığını
kabul ederek tüm temyiz itirazlarını reddetmiştir.
SORU 13: Kararın uygulamadaki önemi nedir?
Bu karar özellikle;
* Yurtdışı şantiyelerde çalışan işçiler,
* İnşaat sektörü çalışanları,
* Türk şirketlerinin yurtdışı projeleri,
* Yabancı unsurlu işçilik alacağı davaları
bakımından oldukça önemlidir.
Karar ile;
- İş sözleşmesindeki hukuk seçiminin geçerli olduğu,
- Zamanaşımının esas hukuka tabi olduğu,
- Yabancı hukuktaki kısa zamanaşımı sürelerinin uygulanabileceği,
- Her kısa sürenin kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı
açık şekilde ortaya konulmuştur.
SORU 14: İşçiler açısından dikkat edilmesi gereken en önemli husus nedir?
Yurt dışında çalışan işçilerin;
* Hangi ülke hukukuna tabi olduklarını,
* Sözleşmelerindeki hukuk seçimini,
* Yabancı ülkedeki zamanaşımı sürelerini,
* Hak düşürücü süreleri,
* Dava açma sürelerini
çok dikkatli takip etmeleri gerekir.
Çünkü Türkiye'de uzun kabul edilen süreler, yabancı hukukta çok daha kısa olabilir.
Bu nedenle hak kaybı yaşanmaması için dava açma süresi geciktirilmemelidir.
SONUÇ
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 09.02.2026 tarihli, 2026/830 Esas ve 2026/1034 Karar sayılı ilamı; yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve zamanaşımı bakımından önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Kararda özellikle;
* Yabancı hukuk seçiminin geçerli olduğu,
* Zamanaşımının esas hukuka tabi bulunduğu,
* Yabancı hukuktaki kısa sürelerin uygulanabileceği,
* Zamanaşımı sürelerinin kamu düzenine ilişkin olmadığı,
* Kamu düzeni kavramının dar yorumlanması gerektiği
vurgulanmıştır.
Karar, yurtdışında çalışan işçilerin açacağı işçilik alacağı davalarında emsal niteliğinde önemli bir içtihat olarak dikkat çekmektedir.
Karar Bilgisi:
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
T: 09.02.2026
E: 2026/830
K: 2026/1034
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/3236 E., 2024/3667 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 24. İş Mahkemesi
SAYISI : 2023/598 E., 2024/127 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 07.11.2007-15.04.2015 tarihleri arasında davalı işyerinin yurt dışında bulunan şantiyelerinde kalıpçı ustası olarak çalıştığını, ücretinin 2.000,00 USD olduğunu, yemek ve barınma yardımı sağlandığını, çalışma süresince fazla çalışma yaptığını, hafta ve genel tatil günlerinde çalıştığını, karşılığı ücretlerin ödenmediğini, yıllık izinlerinin kullandırılmadığını, iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet itirazında bulunduklarını, alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının ancak çalıştığı ülke mevzuatına göre sosyal haklardan faydalanabileceğini, davacının dava konusu ettiği alacak kalemlerinin çalıştığı ülke mevzuatına göre değerlendirilmesi gerektiğini, işin yapıldığı yer mahkemesinin yetkisi tanınarak Mahkemenin dosyaya yabancı hukuk ve yabancı mahkemenin yetkisi sebebiyle bakmaması için yetki itirazında bulunduklarını, diğer taraftan ücret ve çalışma saatleri konusundaki davacı iddialarının gerçeği yansıtmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı üzerine yapılan yargılama sonucunda; yurda giriş çıkış kayıtları ve tanık beyanları dikkate alındığında davacının 18.01.2010-09.09.2010 tarihleri arasında toplam 7 ay 21 gün davalıya ait Libya'da bulunan şantiyelerde, 14.09.2011-05.04.2012 tarihleri arasında da 6 ay 22 gün Türkmenistan'daki şantiyede çalıştığı, kaldırma kararında da belirtildiği üzere davacının çalıştığı ülke mevzuatının uygulanması gerektiği, davalının zamanaşımı def'inde bulunduğu, davacının en son çalışma tarihi dikkate alındığında gerek Libya iş mevzuatı gerekse Türkmenistan iş mevzuatı gereğince talep edebileceği alacaklar zamanaşımına uğradığından davanın reddi gerektiği, davacı ve davalı aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmediği ve yargılama giderlerinin tarafların üzerinde bırakıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Türkmenistan ve Libya mevzuatlarında tanımlı başvurma sürelerinin dava tarihi olan 14.06.2019 tarihi itibarıyla ayrı ayrı dolduğunun kabul edilmesinin yerinde olduğu, arabuluculuk giderinin davacı üzerine bırakılmasında hata bulunmadığı gibi sürenin yeniden başlatılmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine oy çokluğuyla karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde;
1. Uyuşmazlığın çözümünde Türk hukuku uygulanarak davanın kabulü gerektiğini,
2. Davacı ile yapılan yurt dışı iş sözleşmesinin matbu olduğunu ve bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirildiğinden ve bir hukuk seçimi yapıldığından söz edilemeyeceğini, taraflar arasındaki hukuk seçiminin genel işlem şartlarına aykırılık nedeniyle geçersiz olduğunu, davacıya yabancı ülke iş hukuku mevzuatının uygulanacağı konusunda bilgi verilmediğini,
3. Tarafların sıkı ilişki içinde olduğu hukukun Türk hukuku olduğunu,
4. Şayet yabancı ülke hukuku uygulanacak ise sadece fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ile hafta tatili ücretleri için yabancı ülke hukukunun uygulanması, yıllık ücretli izin, kıdem ve ihbar tazminatları yönünden Türk hukuku uygulanması gerektiğini, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağı aynı işverende çalışılan tüm hizmet süresi esas alınarak iş sözleşmesinin fesih tarihindeki şartlar çerçevesinde hesaplandığından, son çalışma döneminde Türk hukukunun uygulanacağının açık olduğunu, o hâlde sözleşmenin feshiyle birlikte ... ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı konusunda hizmet süresi belirlenirken 4 çalışma döneminin toplamı esas alınarak, nihai hesaplamanın Türk hukukuna göre yapılması gerektiğini,
5. Bilirkişi raporunda yabancı hukuka göre yapılan hesaplamaların yanlış olduğunu, davacının ücretinin 2.000,00 USD olduğunu, Türkmenistan ve Libya hukuklarında zamanaşımı ve hak düşürücü süre müesseselerinin bulunmadığını, kaldı ki 1 yıl ve 3 ay gibi sürelerin hatalı yorumlandığını,
6. Türkmenistan mevzuatında sürelerin yeniden tanımlanabileceğinin belirtildiğini, zamanaşımı/hak düşürücü sürelerin yeniden tanınması için davacının bir çok geçerli nedeni olduğunu,
7. Bu süreler hak düşürücü süre olarak nitelendirilmişse de bunun gerekçesinin kararda yer almadığını, yanlış yorumlandığını, kamu düzenine aykırı olması durumunda Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
8. Kararda karşı taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi yerinde ise de yargılama giderlerinden sayılan arabuluculuk ücretinin davalı taraf yerine, davacıya yükletilmesinin hatalı olduğunu ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, iş sözleşmesine uygulanacak hukuk, zamanaşımı def'i, davanın süresinde açılıp açılmadığı ve arabuluculuk ücretine ilişkindir.
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Maddi hukukun bir müessesesi olan zamanaşımı, hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tâbidir (Vahit ..., Milletlerarası Özel Hukuk, ..., 2022, s.315; Gülin Güngör, Türk Milletlerarası Özel Hukuku, ..., 2021, s.127). Buna göre Türkmenistan ve Libya İş Kanunu'nun bu konudaki hükümlerinin uyuşmazlıkta uygulanması, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (5718 sayılı Kanun) 2 ve 8. maddelerinin bir gereğidir.
Yabancı unsurlu uyuşmazlıklarda kamu düzeni, 5718 sayılı Kanun'un 5. maddesi uyarınca uygulama alanı bulmakta olup söz konusu hüküm "Yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hallerde Türk hukuku uygulanır." şeklindedir.
Türk kamu düzeninin ihlali sonucunu doğuracak hâller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlali hâlinde söz konusu olmaktadır. Ancak her emredici hükmün ihlalinin veya her emredici hükmü ihlal eden bir (yabancı) kuralın, Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Öyleyse iç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi; Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda (Anayasa) yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensiplere ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir. İç hukukta kamu düzeninin, tarafların uymak zorunda oldukları kamu hukukundan ve özel hukuktan ... ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kurallar olarak anlaşılması gerekir.
Zamanaşımı süresi, kamu düzenine ilişkin olmadığından dava konusu uyuşmazlığa uygulanan yabancı hukuktaki zamanaşımı süresinin uygulanması gerekmiştir. Nitekim iç hukukumuzda işe iade davalarında 1 aylık arabulucuya başvuru süresi, işe iade davalarında arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabileceğine ilişkin süre, yine idare mahkemesinde dava açmak için öngörülen 60 günlük dava açma süresi daha kısa olup iç hukukumuzdaki 3 aydan daha kısa sürelerle yapılan uygulamaların kamu düzenine aykırı olmadığı kabul edildiğinden, dava konusu uyuşmazlığa uygulanan yabancı hukuktaki 3 aylık zamanaşımı süresinin kamu düzenini ihlal eder nitelikte olmadığı değerlendirilmiştir.
Dosya içeriğine göre davacının, davalının yurt dışı projelerinde fasılalı olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. Davacının 18.01.2010-09.09.2010 tarihleri arasında Libya ülkesinde geçen çalışması yönünden taraflar arasındaki 18.01.2010 tarihli yurt dışı iş sözleşmesi ile Libya hukukunun uygulanması yönünde hukuk seçimi yapıldığı, 14.09.2011-05.04.2012 tarihleri arasında Türkmenistan ülkesinde geçen çalışması yönünden de 14.09.2011 tarihli yurt dışı iş sözleşmesi ile Türkmenistan hukukunun uygulanması yönünde hukuk seçimi yapıldığı görülmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki davacının Libya ve Türkmenistan'da geçen çalışmaları yönünden fesih tarihi ile dava tarihi gözetildiğinde Libya ve Türkmenistan mevzuatlarında öngörülen zamanaşımı sürelerinin dolduğu ve davalı tarafça da usulüne uygun şekilde zamanaşımı def'inde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle söz konusu çalışma dönemleri bakımından davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta ise de zamanaşımı süresinin İlk Derece Mahkemesi karar gerekçesinin son paragrafında hak düşürücü süre olarak nitelendirilmesi hatalı ise de, bu hata sonuca etkili olmadığından, bozma nedeni yapılmamıştır.
Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle yukarıda yer alan ilave gerekçeye göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370/1 hükmü uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.02.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
#46
Makale Kütüphanesi / Yurt Dışında Çalışan Türk İşçi...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 12:03:28YURT DIŞINDA ÇALIŞAN TÜRK İŞÇİLERE HANGİ ÜLKE HUKUKU UYGULANIR? YARGITAY'IN EMSAL NİTELİĞİNDE 2026 YILINA AİT KARARI
Yurt dışında çalışan Türk işçilerinin işçilik alacaklarına hangi ülke hukukunun uygulanacağı, iş hukukunun en tartışmalı konularından biridir. Özellikle büyük inşaat, enerji ve altyapı şirketlerinin yurt dışı şantiyelerinde çalışan işçiler bakımından:
soruları uygulamada sıkça gündeme gelmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2026/851 Esas, 2026/1002 Karar sayılı ilamı; yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve "daha sıkı ilişkili hukuk" ilkesi bakımından son derece önemli değerlendirmeler içermektedir.
Karar özellikle:
bakımından emsal niteliği taşımaktadır.
OLAYIN ÖZETİ
Davacı işçi, davalı şirkete ait yurt içi ve yurt dışı şantiyelerinde:
2010-2018 yılları arasında elektrikçi olarak çalıştığını
ileri sürmüştür.
Davacı işçi:
belirterek:
tahsilini talep etmiştir.
DAVALI ŞİRKETİN SAVUNMASI
Davalı şirket ise:
savunmuştur.
Özellikle işverenin temel iddiası:
"Yurt dışında çalışıldığı için yabancı hukuk uygulanmalıdır."
şeklindedir.
İLK DERECE MAHKEMESİ NEDEN DAVAYI REDDETTİ?
İlk Derece Mahkemesi:
kabul ederek davayı zamanaşımı nedeniyle reddetmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi de bu kararı büyük ölçüde yerinde bulmuştur.
UYUŞMAZLIĞIN TEMEL NOKTASI
Dosyadaki en önemli sorun şudur:
Yurt dışında çalışan Türk işçisine hangi ülke hukuku uygulanacaktır?
Bu sorunun cevabı:
doğrudan etkilemektedir.
YARGITAY'IN DEĞERLENDİRMESİ
Yargıtay kararında öncelikle 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un 27. maddesi değerlendirilmiştir.
Bu madde, yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde hangi ülke hukukunun uygulanacağını düzenlemektedir.
HUKUK SEÇİMİ ANLAŞMASI VARSA
Taraflar iş sözleşmesinde belirli bir ülke hukukunun uygulanacağını kararlaştırabilirler.
Yargıtay da somut olayda:
01.06.2017 – 27.11.2018 dönemi bakımından geçerli bir hukuk seçimi anlaşması bulunduğunu
kabul etmiştir.
Bu nedenle bu dönem için yabancı hukukun uygulanmasını hukuka uygun bulmuştur.
ASIL ÖNEMLİ NOKTA: HUKUK SEÇİMİ OLMAYAN DÖNEM
Ancak dosyada:
01.03.2011 – 01.12.2016 dönemi bakımından hukuk seçimi anlaşması bulunmamaktadır.
İşte uyuşmazlığın düğüm noktası burasıdır.
5718 SAYILI KANUN'A GÖRE TEMEL KURAL
5718 sayılı Kanun'un 27/2 maddesine göre:
Kural olarak işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır.
Yani işçi fiilen hangi ülkede çalışıyorsa normal şartlarda o ülke hukuku uygulanacaktır.
Ancak bu kural mutlak değildir.
"DAHA SIKI İLİŞKİLİ HUKUK" İLKESİ
Yargıtay kararının en önemli kısmı budur.
5718 sayılı Kanun'un 27/4 maddesine göre:
İş sözleşmesi başka bir hukukla daha sıkı ilişkili ise o hukuk uygulanabilir.
Bu durumda mahkeme sadece işçinin fiilen çalıştığı ülkeye bakmaz.
Birçok unsur birlikte değerlendirilir.
YARGITAY HANGİ KRİTERLERİ DİKKATE ALDI?
Kararda şu kriterler ayrıntılı şekilde sayılmıştır:
Bu kriterler birlikte değerlendirilerek hangi hukukla daha güçlü bağ bulunduğu belirlenmektedir.
YARGITAY NEDEN TÜRK HUKUKUNUN UYGULANMASI GEREKTİĞİNİ KABUL ETTİ?
Yargıtay, 2011-2016 dönemi bakımından:
dikkate almıştır.
Bu nedenle:
Daha sıkı ilişkili hukukun Türk hukuku olduğu
sonucuna ulaşmıştır.
YEREL MAHKEMENİN HATASI NEYDİ?
Yerel mahkeme tüm çalışma dönemi bakımından yabancı hukuku uygulamıştır.
Ancak Yargıtay'a göre:
Her çalışma dönemi ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Çünkü:
Mahkemenin bu ayrımı yapmaması bozma nedeni sayılmıştır.
ZAMANAŞIMI AÇISINDAN ÖNEMİ
Kararın en kritik yönlerinden biri de zamanaşımıdır.
Çünkü uygulanacak hukuk değiştiğinde:
tamamen değişebilmektedir.
Yargıtay, Türk hukukunun uygulanması gereken dönem bakımından davanın doğrudan zamanaşımından reddedilemeyeceğini belirtmiştir.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI DA GÜNDEME GELDİ
Davacı taraf ayrıca:
Anayasa Mahkemesi'nin 05.11.2024 tarihli iptal kararına
da dayanmıştır.
Bu kararın, yabancı hukukun uygulanmasına ilişkin düzenlemeleri etkilediği ileri sürülmüştür.
Yargıtay bu hususu ayrıca tartışmadan, daha sıkı ilişkili hukuk ilkesi üzerinden sonuca ulaşmıştır.
KARARIN YURT DIŞI ŞANTİYE İŞÇİLERİ BAKIMINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
gibi ülkelerde çalışan Türk işçileri bakımından çok önemlidir.
Çünkü uygulamada birçok işveren:
"İşçi yurt dışında çalıştı, bu nedenle sadece yabancı hukuk uygulanır."
savunmasını yapmaktadır.
Yargıtay ise bu yaklaşımın her durumda doğru olmadığını açık biçimde ortaya koymuştur.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Karara göre:
İşçinin fiilen yurt dışında çalışması tek başına yabancı hukukun uygulanması için yeterli değildir.
Eğer sözleşme ve taraflar Türkiye ile daha sıkı bağlantı içindeyse Türk hukuku uygulanabilir.
SONUÇ
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2026/851 E., 2026/1002 K. sayılı kararı; yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk bakımından son derece önemli bir içtihat niteliğindedir.
Karara göre:
Bu karar, özellikle yurt dışı şantiye işçilerinin işçilik alacakları davalarında Türk hukukunun uygulanması bakımından emsal niteliği taşıyabilecek önemli bir Yargıtay kararıdır.
T.C.
YARGITAY
9. Hukuk Dairesi
2026/851 E.
2026/1002 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2025/326 E., 2025/1019 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 73. İş Mahkemesi
SAYISI : 2024/399 E., 2024/26 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Şirketin yurt içi ve yurt dışı şantiyelerinde, 2010-2018 tarihleri arasında, elektrikçi olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini ve Türkiye'ye gönderildiğini, davacının son ücretinin saatlik 6,50 USD olduğunu, 3 öğün yemek ve barınmanın işveren tarafından karşılandığını, fazla çalışma yaptığını, hafta tatilleri ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet itirazı ve zamanaşımı def'inde bulunduklarını, müvekkili Şirket yapılanması içerisinde davacıya ilişkin bir kayda rastlanmadığını, davacının tüm iddia ve taleplerinin gerçeğe aykırı ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, davacının istifa etmek suretiyle iş sözleşmesini sona erdirdiğini, ücret bordrolarında yıllık izin ücreti ödemesi tahakkuk ettirildiğini ve davacının ihtirazı kayıtsız imzaladığını, davacının yurt dışında çalıştığı göz önünde bulundurulduğunda yabancı hukukun uygulanması gerektiğini ve ücretinin brüt ücrete çevrilmemesi gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı doğrultusunda yapılan yargılama sonucunda, dosya kapsamında bulunan yurt dışı iş sözleşmesi ile çalışılan ülke hukukunun uygulanacağının ve çalışılan ülkenin mahkemelerinin yetkili olduğunun belirtildiği, davalı ... AŞ'nin süresinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde zamanaşımı def'i ile birlikte çalışılan ülke hukukunun uygulanması gerektiğini ifade ettiği, mutad işyerinin de işçinin işini fiilen yaptığı yer olan ... olduğu, sözleşmenin fesih tarihinin 27.11.2018, dava tarihinin ise 30.12.2019 olduğu gerekçeleriyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile alınması gereken harçtan davalının sorumlu tutulması ile arabuluculuk ücretinin Devletin tahsil etmesi gereken harç niteliğinde bir gider olduğu ve nasıl davanın reddi hâlinde harcın davacıdan alınmasına karar veriliyor ise arabuluculuk ücretinin de davacının karşılaması gerektiği değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararı ortadan kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde;
1. Davaya konu uyuşmazlığa Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
2. ... Federasyonu İş Kanunu'nun 392. maddesinin yanlış yorumlandığını,
3. ... iş mevzuatına göre mahkemeye başvuru sürelerinin dikkate alınmasının hak arama hürriyetini kısıtladığını,
4. Anayasa Mahkemesinin 05.11.2024 tarihli kararı ile 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (5718 sayılı Kanun) 27/1 hükmü iptal edildiğinden uyuşmazlığa Türk hukukunun uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, iş sözleşmesine uygulanacak hukuk, zamanaşımı ve dava konusu alacaklara hak kazanılıp kazanılmadığı ilişkindir.
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. İş sözleşmesinde yabancılık unsuru bulunması hâlinde, uygulanacak hukukun belirlenmesi açısından, uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan 5718 sayılı Kanun'un 27/1 hükmünün uygulanmasına ilişkin ilke ve esaslar Dairemizin 24.05.2023 tarihli ve 2022/16187 Esas, 2023/7655 Karar sayılı kararında açıklanmıştır.
Somut uyuşmazlıkta davacı işçi, davalının yurt dışında bulunan şantiyelerinde çalıştığını ileri sürerek ödenmeyen işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiş; davalı işveren ise yasal süresi içinde sunduğu cevap dilekçesinde uyuşmazlığın yabancı hukuka göre çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince davacının çalışma döneminin tamamına ... hukuku uygulanmak suretiyle yargılama sonuçlandırılmıştır.
Hukuk seçimi anlaşması yapıldığı anlaşılan 01.06.2017-27.11.2018 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından ... hukukunun uygulanması yerinde ise de 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından varılan sonuç dosya kapsamına uygun düşmemiştir.
Tarafların hukuk seçimi anlaşması yapmadıkları veya yapılan hukuk seçimi anlaşmasının geçersiz olduğu dönemde iş sözleşmesine, kural olarak işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukukunun uygulanması gerektiği 5718 sayılı Kanun'un 27/2 hükmünde genel bir kural olarak düzenlenmiştir. Burada yetkili kılınan hukuk, işçinin işini fiilen yerine getirdiği yer ülke hukukudur. Ancak 5718 sayılı Kanun'un 27/4 hükmünde düzenlenen daha sıkı ilişkili hukukun varlığı hâlinde bu hukuk uygulanabilir. Bu bağlamda tarafların tabiiyeti, sözleşmenin dili ve imzalandığı yer, işçinin tâbi olduğu sosyal güvenlik sistemi, tarafların yerleşim yerleri, sosyal ve hukuki ilişkilerin yoğunlaştığı yer, ücretin ödendiği yer, iş sözleşmesinin daha sıkı ilişkili hukuka özgü Kurumlar (Örneğin Türk hukuku) gözetilerek yapılması, daha önceki (daha sıkı ilişkili hukukun uygulandığı) iş sözleşmesine gönderme yapılması gibi unsurların sözleşmenin hangi hukukla daha sıkı ilişkili olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması mümkündür.
Somut uyuşmazlıkta dosyadaki bilgi ve belgelere göre yukarıda açıklanan hususlar dikkate alınmak suretiyle değerlendirme yapıldığında; 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasında ...'da çalışan davacı işçi ile işveren davalının tabiiyeti, tarafların yerleşim yerleri, sosyal ve hukuki ilişkilerin yoğunlaştığı yer ile ücretin Türkiye'de ödendiği dikkate alındığında hukuk seçimi anlaşması bulunmayan söz konusu çalışma döneminde daha sıkı ilişkili hukukun Türk hukuku olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre davacının 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından uyuşmazlığa Türk hukuku uygulanarak dava konusu alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekmektedir.
Eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde sonuca gidilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yurt dışında çalışan Türk işçilerinin işçilik alacaklarına hangi ülke hukukunun uygulanacağı, iş hukukunun en tartışmalı konularından biridir. Özellikle büyük inşaat, enerji ve altyapı şirketlerinin yurt dışı şantiyelerinde çalışan işçiler bakımından:
- Türk hukuku mu uygulanacak,
- Çalışılan ülke hukuku mu esas alınacak,
- İş sözleşmesindeki hukuk seçimi geçerli mi sayılacak,
- Zamanaşımı hangi ülke hukukuna göre belirlenecek
soruları uygulamada sıkça gündeme gelmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2026/851 Esas, 2026/1002 Karar sayılı ilamı; yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk ve "daha sıkı ilişkili hukuk" ilkesi bakımından son derece önemli değerlendirmeler içermektedir.
Karar özellikle:
- Yurt dışı şantiye çalışanları,
- İşçilik alacakları davaları,
- Milletlerarası özel hukuk,
- Hukuk seçimi anlaşmaları,
- Türk hukukunun uygulanma şartları
bakımından emsal niteliği taşımaktadır.
OLAYIN ÖZETİ
Davacı işçi, davalı şirkete ait yurt içi ve yurt dışı şantiyelerinde:
2010-2018 yılları arasında elektrikçi olarak çalıştığını
ileri sürmüştür.
Davacı işçi:
- İş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini,
- Türkiye'ye gönderildiğini,
- Saatlik ücretinin 6,50 USD olduğunu,
- Barınma ve yemek giderlerinin işveren tarafından karşılandığını,
- Fazla çalışma yaptığını,
- Hafta tatillerinde ve resmi tatillerde çalıştığını
belirterek:
- Kıdem tazminatı,
- İhbar tazminatı,
- Yıllık izin ücreti,
- Hafta tatili ücreti,
- Ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin
tahsilini talep etmiştir.
DAVALI ŞİRKETİN SAVUNMASI
Davalı şirket ise:
- Davacının kendi kayıtlarında bulunmadığını,
- İş sözleşmesinin istifa ile sona erdiğini,
- Yıllık izin ücretlerinin ödendiğini,
- Davacının ihtirazı kayıtsız bordro imzaladığını,
- Uyuşmazlığa yabancı hukukun uygulanması gerektiğini
savunmuştur.
Özellikle işverenin temel iddiası:
"Yurt dışında çalışıldığı için yabancı hukuk uygulanmalıdır."
şeklindedir.
İLK DERECE MAHKEMESİ NEDEN DAVAYI REDDETTİ?
İlk Derece Mahkemesi:
- Taraflar arasında yurt dışı iş sözleşmesi bulunduğunu,
- Çalışılan ülke hukukunun uygulanacağının kararlaştırıldığını,
- Mutad işyerinin yurt dışı olduğunu,
- Yabancı hukuka göre zamanaşımının gerçekleştiğini
kabul ederek davayı zamanaşımı nedeniyle reddetmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi de bu kararı büyük ölçüde yerinde bulmuştur.
UYUŞMAZLIĞIN TEMEL NOKTASI
Dosyadaki en önemli sorun şudur:
Yurt dışında çalışan Türk işçisine hangi ülke hukuku uygulanacaktır?
Bu sorunun cevabı:
- İşçilik alacaklarının hesaplanmasını,
- Zamanaşımı süresini,
- İşçinin hak kazanacağı tazminatları,
- Fazla çalışma ve tatil ücretlerini
doğrudan etkilemektedir.
YARGITAY'IN DEĞERLENDİRMESİ
Yargıtay kararında öncelikle 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un 27. maddesi değerlendirilmiştir.
Bu madde, yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde hangi ülke hukukunun uygulanacağını düzenlemektedir.
HUKUK SEÇİMİ ANLAŞMASI VARSA
Taraflar iş sözleşmesinde belirli bir ülke hukukunun uygulanacağını kararlaştırabilirler.
Yargıtay da somut olayda:
01.06.2017 – 27.11.2018 dönemi bakımından geçerli bir hukuk seçimi anlaşması bulunduğunu
kabul etmiştir.
Bu nedenle bu dönem için yabancı hukukun uygulanmasını hukuka uygun bulmuştur.
ASIL ÖNEMLİ NOKTA: HUKUK SEÇİMİ OLMAYAN DÖNEM
Ancak dosyada:
01.03.2011 – 01.12.2016 dönemi bakımından hukuk seçimi anlaşması bulunmamaktadır.
İşte uyuşmazlığın düğüm noktası burasıdır.
5718 SAYILI KANUN'A GÖRE TEMEL KURAL
5718 sayılı Kanun'un 27/2 maddesine göre:
Kural olarak işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır.
Yani işçi fiilen hangi ülkede çalışıyorsa normal şartlarda o ülke hukuku uygulanacaktır.
Ancak bu kural mutlak değildir.
"DAHA SIKI İLİŞKİLİ HUKUK" İLKESİ
Yargıtay kararının en önemli kısmı budur.
5718 sayılı Kanun'un 27/4 maddesine göre:
İş sözleşmesi başka bir hukukla daha sıkı ilişkili ise o hukuk uygulanabilir.
Bu durumda mahkeme sadece işçinin fiilen çalıştığı ülkeye bakmaz.
Birçok unsur birlikte değerlendirilir.
YARGITAY HANGİ KRİTERLERİ DİKKATE ALDI?
Kararda şu kriterler ayrıntılı şekilde sayılmıştır:
- Tarafların tabiiyeti,
- Tarafların yerleşim yerleri,
- Sözleşmenin dili,
- Sözleşmenin imzalandığı yer,
- Sosyal güvenlik sistemi,
- Ücretin ödendiği yer,
- Sosyal ve hukuki ilişkilerin yoğunlaştığı yer,
- Önceki iş sözleşmeleri,
- Türk hukukuna özgü kurumların sözleşmede yer alması.
Bu kriterler birlikte değerlendirilerek hangi hukukla daha güçlü bağ bulunduğu belirlenmektedir.
YARGITAY NEDEN TÜRK HUKUKUNUN UYGULANMASI GEREKTİĞİNİ KABUL ETTİ?
Yargıtay, 2011-2016 dönemi bakımından:
- Davacı işçinin Türk vatandaşı olmasını,
- İşverenin Türk şirketi olmasını,
- Tarafların yerleşim yerlerinin Türkiye'de bulunmasını,
- Ücretin Türkiye'de ödenmesini,
- Sosyal ve hukuki ilişkilerin Türkiye'de yoğunlaşmasını
dikkate almıştır.
Bu nedenle:
Daha sıkı ilişkili hukukun Türk hukuku olduğu
sonucuna ulaşmıştır.
YEREL MAHKEMENİN HATASI NEYDİ?
Yerel mahkeme tüm çalışma dönemi bakımından yabancı hukuku uygulamıştır.
Ancak Yargıtay'a göre:
Her çalışma dönemi ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Çünkü:
- Bazı dönemlerde hukuk seçimi anlaşması olabilir,
- Bazı dönemlerde olmayabilir,
- Her dönem bakımından uygulanacak hukuk değişebilir.
Mahkemenin bu ayrımı yapmaması bozma nedeni sayılmıştır.
ZAMANAŞIMI AÇISINDAN ÖNEMİ
Kararın en kritik yönlerinden biri de zamanaşımıdır.
Çünkü uygulanacak hukuk değiştiğinde:
- Zamanaşımı süresi,
- İşçilik alacaklarının kapsamı,
- İspat kuralları,
- Faiz uygulaması
tamamen değişebilmektedir.
Yargıtay, Türk hukukunun uygulanması gereken dönem bakımından davanın doğrudan zamanaşımından reddedilemeyeceğini belirtmiştir.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI DA GÜNDEME GELDİ
Davacı taraf ayrıca:
Anayasa Mahkemesi'nin 05.11.2024 tarihli iptal kararına
da dayanmıştır.
Bu kararın, yabancı hukukun uygulanmasına ilişkin düzenlemeleri etkilediği ileri sürülmüştür.
Yargıtay bu hususu ayrıca tartışmadan, daha sıkı ilişkili hukuk ilkesi üzerinden sonuca ulaşmıştır.
KARARIN YURT DIŞI ŞANTİYE İŞÇİLERİ BAKIMINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
- Irak,
- Libya,
- Rusya,
- Türkmenistan,
- Katar,
- Suudi Arabistan
gibi ülkelerde çalışan Türk işçileri bakımından çok önemlidir.
Çünkü uygulamada birçok işveren:
"İşçi yurt dışında çalıştı, bu nedenle sadece yabancı hukuk uygulanır."
savunmasını yapmaktadır.
Yargıtay ise bu yaklaşımın her durumda doğru olmadığını açık biçimde ortaya koymuştur.
YARGITAY'IN VERDİĞİ TEMEL MESAJ
Karara göre:
İşçinin fiilen yurt dışında çalışması tek başına yabancı hukukun uygulanması için yeterli değildir.
Eğer sözleşme ve taraflar Türkiye ile daha sıkı bağlantı içindeyse Türk hukuku uygulanabilir.
SONUÇ
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2026/851 E., 2026/1002 K. sayılı kararı; yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde uygulanacak hukuk bakımından son derece önemli bir içtihat niteliğindedir.
Karara göre:
- Her çalışma dönemi ayrı değerlendirilmelidir,
- Hukuk seçimi anlaşması varsa kural olarak geçerlidir,
- Ancak daha sıkı ilişkili hukuk ilkesi göz önünde tutulmalıdır,
- İşçinin yurt dışında çalışması tek başına yabancı hukukun uygulanması için yeterli değildir,
- Tarafların Türkiye ile güçlü bağları varsa Türk hukuku uygulanabilir.
Bu karar, özellikle yurt dışı şantiye işçilerinin işçilik alacakları davalarında Türk hukukunun uygulanması bakımından emsal niteliği taşıyabilecek önemli bir Yargıtay kararıdır.
T.C.
YARGITAY
9. Hukuk Dairesi
2026/851 E.
2026/1002 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2025/326 E., 2025/1019 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 73. İş Mahkemesi
SAYISI : 2024/399 E., 2024/26 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Şirketin yurt içi ve yurt dışı şantiyelerinde, 2010-2018 tarihleri arasında, elektrikçi olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini ve Türkiye'ye gönderildiğini, davacının son ücretinin saatlik 6,50 USD olduğunu, 3 öğün yemek ve barınmanın işveren tarafından karşılandığını, fazla çalışma yaptığını, hafta tatilleri ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet itirazı ve zamanaşımı def'inde bulunduklarını, müvekkili Şirket yapılanması içerisinde davacıya ilişkin bir kayda rastlanmadığını, davacının tüm iddia ve taleplerinin gerçeğe aykırı ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, davacının istifa etmek suretiyle iş sözleşmesini sona erdirdiğini, ücret bordrolarında yıllık izin ücreti ödemesi tahakkuk ettirildiğini ve davacının ihtirazı kayıtsız imzaladığını, davacının yurt dışında çalıştığı göz önünde bulundurulduğunda yabancı hukukun uygulanması gerektiğini ve ücretinin brüt ücrete çevrilmemesi gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı doğrultusunda yapılan yargılama sonucunda, dosya kapsamında bulunan yurt dışı iş sözleşmesi ile çalışılan ülke hukukunun uygulanacağının ve çalışılan ülkenin mahkemelerinin yetkili olduğunun belirtildiği, davalı ... AŞ'nin süresinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde zamanaşımı def'i ile birlikte çalışılan ülke hukukunun uygulanması gerektiğini ifade ettiği, mutad işyerinin de işçinin işini fiilen yaptığı yer olan ... olduğu, sözleşmenin fesih tarihinin 27.11.2018, dava tarihinin ise 30.12.2019 olduğu gerekçeleriyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile alınması gereken harçtan davalının sorumlu tutulması ile arabuluculuk ücretinin Devletin tahsil etmesi gereken harç niteliğinde bir gider olduğu ve nasıl davanın reddi hâlinde harcın davacıdan alınmasına karar veriliyor ise arabuluculuk ücretinin de davacının karşılaması gerektiği değerlendirilmeden karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararı ortadan kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde;
1. Davaya konu uyuşmazlığa Türk hukukunun uygulanması gerektiğini,
2. ... Federasyonu İş Kanunu'nun 392. maddesinin yanlış yorumlandığını,
3. ... iş mevzuatına göre mahkemeye başvuru sürelerinin dikkate alınmasının hak arama hürriyetini kısıtladığını,
4. Anayasa Mahkemesinin 05.11.2024 tarihli kararı ile 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (5718 sayılı Kanun) 27/1 hükmü iptal edildiğinden uyuşmazlığa Türk hukukunun uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, iş sözleşmesine uygulanacak hukuk, zamanaşımı ve dava konusu alacaklara hak kazanılıp kazanılmadığı ilişkindir.
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. İş sözleşmesinde yabancılık unsuru bulunması hâlinde, uygulanacak hukukun belirlenmesi açısından, uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan 5718 sayılı Kanun'un 27/1 hükmünün uygulanmasına ilişkin ilke ve esaslar Dairemizin 24.05.2023 tarihli ve 2022/16187 Esas, 2023/7655 Karar sayılı kararında açıklanmıştır.
Somut uyuşmazlıkta davacı işçi, davalının yurt dışında bulunan şantiyelerinde çalıştığını ileri sürerek ödenmeyen işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiş; davalı işveren ise yasal süresi içinde sunduğu cevap dilekçesinde uyuşmazlığın yabancı hukuka göre çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince davacının çalışma döneminin tamamına ... hukuku uygulanmak suretiyle yargılama sonuçlandırılmıştır.
Hukuk seçimi anlaşması yapıldığı anlaşılan 01.06.2017-27.11.2018 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından ... hukukunun uygulanması yerinde ise de 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından varılan sonuç dosya kapsamına uygun düşmemiştir.
Tarafların hukuk seçimi anlaşması yapmadıkları veya yapılan hukuk seçimi anlaşmasının geçersiz olduğu dönemde iş sözleşmesine, kural olarak işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukukunun uygulanması gerektiği 5718 sayılı Kanun'un 27/2 hükmünde genel bir kural olarak düzenlenmiştir. Burada yetkili kılınan hukuk, işçinin işini fiilen yerine getirdiği yer ülke hukukudur. Ancak 5718 sayılı Kanun'un 27/4 hükmünde düzenlenen daha sıkı ilişkili hukukun varlığı hâlinde bu hukuk uygulanabilir. Bu bağlamda tarafların tabiiyeti, sözleşmenin dili ve imzalandığı yer, işçinin tâbi olduğu sosyal güvenlik sistemi, tarafların yerleşim yerleri, sosyal ve hukuki ilişkilerin yoğunlaştığı yer, ücretin ödendiği yer, iş sözleşmesinin daha sıkı ilişkili hukuka özgü Kurumlar (Örneğin Türk hukuku) gözetilerek yapılması, daha önceki (daha sıkı ilişkili hukukun uygulandığı) iş sözleşmesine gönderme yapılması gibi unsurların sözleşmenin hangi hukukla daha sıkı ilişkili olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması mümkündür.
Somut uyuşmazlıkta dosyadaki bilgi ve belgelere göre yukarıda açıklanan hususlar dikkate alınmak suretiyle değerlendirme yapıldığında; 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasında ...'da çalışan davacı işçi ile işveren davalının tabiiyeti, tarafların yerleşim yerleri, sosyal ve hukuki ilişkilerin yoğunlaştığı yer ile ücretin Türkiye'de ödendiği dikkate alındığında hukuk seçimi anlaşması bulunmayan söz konusu çalışma döneminde daha sıkı ilişkili hukukun Türk hukuku olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre davacının 01.03.2011-01.12.2016 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından uyuşmazlığa Türk hukuku uygulanarak dava konusu alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekmektedir.
Eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde sonuca gidilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#47
Hukuki Haberler / Danıştay'dan 2026-2027 Yılı To...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 25 Mayıs 2026, 08:51:31KAMU GÖREVLİLERİ HAKEM KURULU KARARLARINA KARŞI KONFEDERASYONLAR DAVA AÇABİLİR Mİ? – DANIŞTAY 12. DAİRE 2025/5122 E., 2025/4714 K.
Kamu görevlilerinin maaş artışları, katsayı düzenlemeleri ve mali haklarına ilişkin kararlar milyonlarca memuru doğrudan ilgilendirmektedir. Özellikle toplu sözleşme süreci sonunda Kamu Görevlileri Hakem Kurulu tarafından verilen kararlar, kamu çalışanlarının ücret rejimini belirleyen en önemli düzenlemeler arasında yer almaktadır.
Danıştay 12. Dairesi'nin 2025/5122 Esas, 2025/4714 Karar sayılı ilamı; Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarına karşı kimlerin dava açabileceği konusunda dikkat çekici değerlendirmeler içermektedir.
Karar, özellikle:
bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
DAVAYA KONU OLAN HAKEM KURULU KARARI
Uyuşmazlığın merkezinde, 27.08.2025 tarihli ve 32999 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan:
26.08.2025 tarihli ve 2025/1 sayılı Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararı
yer almaktadır.
Dava konusu edilen düzenleme, kararın:
"Katsayıların belirlenmesi ve ücretlerin artırılması"
başlıklı 4. maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarıdır.
Bu hükümler kamu görevlilerinin:
doğrudan etkileyen hükümler niteliğindedir.
DAVAYI KİM AÇTI?
Dosyada dava, bir konfederasyon tarafından açılmıştır.
Davacı konfederasyon:
ileri sürmüştür.
Ancak Danıştay, işin esasına geçmeden önce önemli bir ön sorunu incelemiştir:
Davacı konfederasyonun dava açma ehliyeti var mı?
İPTAL DAVASINDA EHLİYET NEDİR?
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre iptal davası açabilmek için:
Davacının menfaatinin ihlal edilmiş olması gerekir.
Danıştay kararında özellikle şu ilke vurgulanmıştır:
Her idari işlem herkes tarafından dava konusu yapılamaz.
Mahkemeye göre:
SENDİKA VE KONFEDERASYON AYRIMI
Kararda 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir.
Kanuna göre:
Sendika:
Kamu görevlilerinin ortak ekonomik ve sosyal haklarını korumak amacıyla kurulan tüzel kişiliktir.
Konfederasyon:
En az beş sendikanın birleşmesiyle oluşan üst kuruluştur.
Danıştay'ın üzerinde özellikle durduğu nokta şudur:
Konfederasyonların üyeleri kamu görevlileri değil, sendikalardır.
Bu nedenle kamu görevlilerine doğrudan uygulanan işlemler bakımından konfederasyonların ehliyeti sınırlıdır.
DANIŞTAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KURULU KARARI NE DİYOR?
Kararda, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu'nun 03.03.2006 tarihli önemli kararına da atıf yapılmıştır.
Bu içtihada göre:
Yani bir kamu görevlisi hakkında tesis edilen bireysel işlem nedeniyle sendika veya üst kuruluş temsil görevi üstlenebilir.
Ancak düzenleyici işlemler bakımından aynı durum otomatik olarak geçerli değildir.
DANIŞTAY'A GÖRE KONFEDERASYON NEDEN DAVA AÇAMAZ?
Danıştay'ın temel değerlendirmesi şu şekildedir:
Hakem Kurulu Kararı doğrudan konfederasyona uygulanmamaktadır.
Çünkü düzenleme:
Bu nedenle mahkeme:
Konfederasyonun dava açma ehliyetinin bulunmadığı
sonucuna ulaşmıştır.
DANIŞTAY'A GÖRE KİMLER DAVA AÇABİLİR?
Karardaki değerlendirmeye göre dava açabilecek kişiler:
olarak kabul edilmiştir.
Ancak konfederasyonların doğrudan ehliyeti bulunmamaktadır.
KARARDA DİKKAT ÇEKEN HUKUKİ İLKE
Danıştay şu önemli dengeyi kurmuştur:
Mahkemeye göre aksi halde:
"Her idari işleme karşı herkes dava açabilir hale gelir."
Bu da iptal davasındaki menfaat şartını anlamsız hale getirir.
ÇEVRE VE İMAR DAVALARINA İLİŞKİN İSTİSNA
Kararda ayrıca çevre, kültürel miras ve imar uygulamaları gibi kamu yararını doğrudan ilgilendiren alanlarda dava ehliyetinin daha geniş yorumlandığı da belirtilmiştir.
Ancak Danıştay'a göre:
Kamu görevlilerinin ücret düzenlemeleri bu kapsamda değerlendirilemez.
KARARIN SENDİKAL HUKUK BAKIMINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
bakımından önem taşımaktadır.
Karar, konfederasyonların her kamu personeli düzenlemesine karşı otomatik olarak dava açamayacağını ortaya koymaktadır.
DANIŞTAY'IN KARARI
Danıştay 12. Dairesi sonuç olarak:
Davanın ehliyet yönünden reddine
karar vermiştir.
Yani mahkeme:
SONUÇ
Danıştay 12. Dairesi'nin 2025/5122 E., 2025/4714 K. sayılı kararı; Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarına karşı konfederasyonların doğrudan dava açamayacağı yönünde önemli bir içtihat niteliği taşımaktadır.
Karara göre:
Bu yönüyle karar, kamu görevlileri sendika hukuku ve idari yargıda dava ehliyeti bakımından uygulamada önemli etkiler doğurabilecek niteliktedir.
KARAR:
T.C.
DANIŞTAY
ONİKİNCİ DAİRE
Esas No: 2025/5122
Karar No: 2025/4714
DAVANIN KONUSU:
27/08/2025 tarih ve 32999 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 26/08/2025 tarih ve 2025/1 sayılı Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararı'nın "Katsayıların belirlenmesi ve ücretlerin artırılması" başlıklı 4. maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarının iptali istenilmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onikinci Dairesince, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca ilk inceleme ile görevli Tetkik Hakimi ...'ün açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği görüşüldü:
LGİLİ MEVZUAT VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, iptal davaları; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarından açılan davalar olarak tanımlanmış; 14. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde, dava dilekçesinin ehliyet yönünden ilk incelemeye tabi tutulacağı; 15. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde ise, dava dilekçesinde ehliyet yönünden kanuna aykırılık görülmesi halinde davanın reddine karar verileceği hükme bağlanmıştır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun 3. maddesinde "sendika", kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar; "konfederasyon" ise, değişik hizmet kollarında bu Kanuna tabi olarak kurulmuş en az beş sendikanın bir araya gelerek oluşturdukları tüzel kişiliği olan üst kuruluşlar olarak tanımlanmış olup; Kanun'un 19. maddesinde de, üyelerin idare ile ilgili doğacak ihtilaflarında, ortak hak ve menfaatlerinin izlenmesinde veya hukuki yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda üyelerini veya mirasçılarını her düzeyde ve derecedeki yönetim ve yargı organları önünde temsil etmek veya ettirmek, dava açmak ve bu nedenle açılan davalarda taraf olmak sendika ve konfederasyonların görevleri arasında sayılmıştır.
İptal davalarındaki subjektif ehliyet koşulunun, doğrudan doğruya hukuk devletinin yapılandırılması ve sürdürülmesine ilişkin bir konu olması dolayısıyla, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun iptal davası yoluyla denetlenmesini engellemeyecek bir biçimde anlaşılması gerekmektedir. Nitekim çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren konularda subjektif ehliyet koşulunun, bu durum dikkate alınarak yorumlanması gerektiğine ilişkin Danıştay kararları yerleşik içtihat niteliği kazanmıştır.
İptal davasının içtihat ve doktrinde belirlenen hukuki nitelikleri göz önüne alındığında, idare hukuku alanında tek yanlı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen işlemlerin, ancak bu idari işlemle doğrudan meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceğinin kabulü zorunludur. Aksi halde, her idari işlemle dolaylı da olsa bir menfaat ilgisi kurulmak suretiyle dava açılmasını kabul etmek, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunması şartının ihlali sonucunu doğurur.
Sendikaların ve üst kuruluşların dava açma ehliyetiyle ilgili olarak Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 03/03/2006 tarih ve E:2005/1, K:2006/1 sayılı kararında; 4688 sayılı Kanun'un 19. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendinin, sendika ve üst kuruluşlara, bizzat taraf oldukları hukuki ilişkiler dolayısıyla davacı ve davalı sıfatları ile ortak çıkarların korunması için tanınan davacı olabilme sıfatından başka, hukuki yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda, üyelerini veya bunların mirasçılarını her derecedeki yargı organları önünde temsil etme ve dava açma hakkı tanıdığı; kanun koyucunun, anılan madde ile sendika ve üst kuruluşları, diğer tüzel kişiliklere genel hükümler uyarınca tanınan taraf olma ve dava açma ehliyetinin dışında, üyelerini ve bunların mirasçılarını temsil etme ve ettirme yetkisi ile donattığı; buna göre, söz konusu maddenin sendikalara ve üst kuruluşlarına tanıdığı yetkinin ehliyet değil, temsil bağlamında değerlendirilmesi gerektiği, bir başka anlatımla kanun koyucunun, getirdiği bu düzenleme ile idare tarafından sendika üyesi kamu görevlisi hakkında tesis edilen bireysel (subjektif) işlemler nedeniyle bu ilişkinin tarafı olmayan sendika ve üst kuruluşa, üyesinin isteğine bağlı olarak uyuşmazlığın çözümünde taraf olarak kendisini temsil etme yetki ve sorumluluğu verdiği belirtilmiştir.
Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun bu kararından da anlaşılacağı üzere, 4688 sayılı Kanun'un 19. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendiyle, sendika üst kuruluşu olan konfederasyona, yalnızca sendika üyesi kamu görevlisinin menfaatini ihlal eden bireysel işleme karşı, onu temsilen dava açma yetkisi tanınmaktadır. Konfederasyonun üyelerini, kamu görevlilerinin değil, sendikaların oluşturduğu dikkate alındığında; konfederasyonun, sendika üyesi kamu görevlilerine yönelik düzenleyici işlemlere karşı dava açamayacağının kabulü zorunludur. Zira konfederasyon, kanunla verilen özel yetki dışında, sadece kendi tüzel kişiliğine yönelen düzenlemelere karşı dava açmaya ehildir.
Bu bağlamda, dava konusu Hakem Kurulu Kararı ile ilgili olarak, hakları veya menfaatleri ihlal edilmiş kişiler ile bu kişilerin üyesi olduğu sendika tarafından dava açılabileceği dikkate alındığında, en az beş sendikanın bir araya gelerek oluşturduğu konfederasyonun, doğrudan kendi üyesi sendikalara uygulanma olanağı bulunmayan Hakem Kurulu Kararı hükümlerine karşı dava açma ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun, konfederasyonlarca açılan davalara yönelik kararları da bu yöndedir.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. 2577 sayılı İdari yargılama Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca davanın EHLİYET YÖNÜNDEN REDDİNE,
2. Ayrıntısı aşağıda gösterilen toplam ...-TL yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
3. Posta gideri avansından artan tutarın ise kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine,
4. Bu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 03/11/2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kamu görevlilerinin maaş artışları, katsayı düzenlemeleri ve mali haklarına ilişkin kararlar milyonlarca memuru doğrudan ilgilendirmektedir. Özellikle toplu sözleşme süreci sonunda Kamu Görevlileri Hakem Kurulu tarafından verilen kararlar, kamu çalışanlarının ücret rejimini belirleyen en önemli düzenlemeler arasında yer almaktadır.
Danıştay 12. Dairesi'nin 2025/5122 Esas, 2025/4714 Karar sayılı ilamı; Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarına karşı kimlerin dava açabileceği konusunda dikkat çekici değerlendirmeler içermektedir.
Karar, özellikle:
- Konfederasyonların dava açma ehliyeti,
- Sendika ve konfederasyon ayrımı,
- İptal davasında menfaat ilişkisi,
- Kamu görevlilerinin maaş düzenlemelerine karşı açılacak davalar
bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
DAVAYA KONU OLAN HAKEM KURULU KARARI
Uyuşmazlığın merkezinde, 27.08.2025 tarihli ve 32999 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan:
26.08.2025 tarihli ve 2025/1 sayılı Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararı
yer almaktadır.
Dava konusu edilen düzenleme, kararın:
"Katsayıların belirlenmesi ve ücretlerin artırılması"
başlıklı 4. maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarıdır.
Bu hükümler kamu görevlilerinin:
- Maaş katsayılarını,
- Ücret artış oranlarını,
- Mali ve sosyal haklarını,
- 2026 dönemine ilişkin parasal düzenlemeleri
doğrudan etkileyen hükümler niteliğindedir.
DAVAYI KİM AÇTI?
Dosyada dava, bir konfederasyon tarafından açılmıştır.
Davacı konfederasyon:
- Hakem Kurulu kararındaki ücret düzenlemelerinin hukuka aykırı olduğunu,
- Kamu görevlilerinin mali haklarının olumsuz etkilendiğini,
- İlgili maddelerin iptal edilmesi gerektiğini
ileri sürmüştür.
Ancak Danıştay, işin esasına geçmeden önce önemli bir ön sorunu incelemiştir:
Davacı konfederasyonun dava açma ehliyeti var mı?
İPTAL DAVASINDA EHLİYET NEDİR?
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre iptal davası açabilmek için:
Davacının menfaatinin ihlal edilmiş olması gerekir.
Danıştay kararında özellikle şu ilke vurgulanmıştır:
Her idari işlem herkes tarafından dava konusu yapılamaz.
Mahkemeye göre:
- Davacı ile işlem arasında doğrudan bağ bulunmalıdır,
- Menfaat kişisel, meşru ve güncel olmalıdır,
- Dolaylı etki tek başına yeterli değildir.
SENDİKA VE KONFEDERASYON AYRIMI
Kararda 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir.
Kanuna göre:
Sendika:
Kamu görevlilerinin ortak ekonomik ve sosyal haklarını korumak amacıyla kurulan tüzel kişiliktir.
Konfederasyon:
En az beş sendikanın birleşmesiyle oluşan üst kuruluştur.
Danıştay'ın üzerinde özellikle durduğu nokta şudur:
Konfederasyonların üyeleri kamu görevlileri değil, sendikalardır.
Bu nedenle kamu görevlilerine doğrudan uygulanan işlemler bakımından konfederasyonların ehliyeti sınırlıdır.
DANIŞTAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KURULU KARARI NE DİYOR?
Kararda, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu'nun 03.03.2006 tarihli önemli kararına da atıf yapılmıştır.
Bu içtihada göre:
- Sendika ve konfederasyonların temsil yetkisi vardır,
- Ancak bu yetki sınırsız dava açma hakkı anlamına gelmez,
- Özellikle bireysel işlemler bakımından temsil yetkisi söz konusudur.
Yani bir kamu görevlisi hakkında tesis edilen bireysel işlem nedeniyle sendika veya üst kuruluş temsil görevi üstlenebilir.
Ancak düzenleyici işlemler bakımından aynı durum otomatik olarak geçerli değildir.
DANIŞTAY'A GÖRE KONFEDERASYON NEDEN DAVA AÇAMAZ?
Danıştay'ın temel değerlendirmesi şu şekildedir:
Hakem Kurulu Kararı doğrudan konfederasyona uygulanmamaktadır.
Çünkü düzenleme:
- Kamu görevlilerinin maaşlarını belirlemektedir,
- Sendika üyelerini etkilemektedir,
- Konfederasyonun tüzel kişiliğine doğrudan yönelmemektedir.
Bu nedenle mahkeme:
Konfederasyonun dava açma ehliyetinin bulunmadığı
sonucuna ulaşmıştır.
DANIŞTAY'A GÖRE KİMLER DAVA AÇABİLİR?
Karardaki değerlendirmeye göre dava açabilecek kişiler:
- Hakları doğrudan etkilenen kamu görevlileri,
- Bu kişilerin üyesi olduğu sendikalar.
olarak kabul edilmiştir.
Ancak konfederasyonların doğrudan ehliyeti bulunmamaktadır.
KARARDA DİKKAT ÇEKEN HUKUKİ İLKE
Danıştay şu önemli dengeyi kurmuştur:
- İdari işlemlerin yargısal denetimi engellenmemelidir,
- Ancak dava ehliyeti de sınırsız yorumlanamaz.
Mahkemeye göre aksi halde:
"Her idari işleme karşı herkes dava açabilir hale gelir."
Bu da iptal davasındaki menfaat şartını anlamsız hale getirir.
ÇEVRE VE İMAR DAVALARINA İLİŞKİN İSTİSNA
Kararda ayrıca çevre, kültürel miras ve imar uygulamaları gibi kamu yararını doğrudan ilgilendiren alanlarda dava ehliyetinin daha geniş yorumlandığı da belirtilmiştir.
Ancak Danıştay'a göre:
Kamu görevlilerinin ücret düzenlemeleri bu kapsamda değerlendirilemez.
KARARIN SENDİKAL HUKUK BAKIMINDAN ÖNEMİ
Bu karar özellikle:
- Konfederasyonların dava açma sınırlarını çizmesi,
- Toplu sözleşme süreçlerine ilişkin uyuşmazlıkları etkilemesi,
- Hakem Kurulu kararlarına karşı açılacak davalarda ehliyet sorununu netleştirmesi
bakımından önem taşımaktadır.
Karar, konfederasyonların her kamu personeli düzenlemesine karşı otomatik olarak dava açamayacağını ortaya koymaktadır.
DANIŞTAY'IN KARARI
Danıştay 12. Dairesi sonuç olarak:
Davanın ehliyet yönünden reddine
karar vermiştir.
Yani mahkeme:
- Dava konusu maaş düzenlemelerinin hukuka uygun olup olmadığını incelememiş,
- Öncelikle davacının ehliyetini değerlendirmiş,
- Ehliyet bulunmadığı için davayı usulden reddetmiştir.
SONUÇ
Danıştay 12. Dairesi'nin 2025/5122 E., 2025/4714 K. sayılı kararı; Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarına karşı konfederasyonların doğrudan dava açamayacağı yönünde önemli bir içtihat niteliği taşımaktadır.
Karara göre:
- İptal davası açabilmek için doğrudan menfaat ilişkisi gerekir,
- Konfederasyonların üyeleri kamu görevlileri değil sendikalardır,
- Temsil yetkisi sınırsız dava ehliyeti anlamına gelmez,
- Hakem Kurulu kararlarına karşı esasen ilgili kamu görevlileri veya sendikaları dava açabilir.
Bu yönüyle karar, kamu görevlileri sendika hukuku ve idari yargıda dava ehliyeti bakımından uygulamada önemli etkiler doğurabilecek niteliktedir.
KARAR:
T.C.
DANIŞTAY
ONİKİNCİ DAİRE
Esas No: 2025/5122
Karar No: 2025/4714
DAVANIN KONUSU:
27/08/2025 tarih ve 32999 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 26/08/2025 tarih ve 2025/1 sayılı Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararı'nın "Katsayıların belirlenmesi ve ücretlerin artırılması" başlıklı 4. maddesinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarının iptali istenilmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onikinci Dairesince, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca ilk inceleme ile görevli Tetkik Hakimi ...'ün açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği görüşüldü:
LGİLİ MEVZUAT VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, iptal davaları; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarından açılan davalar olarak tanımlanmış; 14. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde, dava dilekçesinin ehliyet yönünden ilk incelemeye tabi tutulacağı; 15. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde ise, dava dilekçesinde ehliyet yönünden kanuna aykırılık görülmesi halinde davanın reddine karar verileceği hükme bağlanmıştır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun 3. maddesinde "sendika", kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar; "konfederasyon" ise, değişik hizmet kollarında bu Kanuna tabi olarak kurulmuş en az beş sendikanın bir araya gelerek oluşturdukları tüzel kişiliği olan üst kuruluşlar olarak tanımlanmış olup; Kanun'un 19. maddesinde de, üyelerin idare ile ilgili doğacak ihtilaflarında, ortak hak ve menfaatlerinin izlenmesinde veya hukuki yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda üyelerini veya mirasçılarını her düzeyde ve derecedeki yönetim ve yargı organları önünde temsil etmek veya ettirmek, dava açmak ve bu nedenle açılan davalarda taraf olmak sendika ve konfederasyonların görevleri arasında sayılmıştır.
İptal davalarındaki subjektif ehliyet koşulunun, doğrudan doğruya hukuk devletinin yapılandırılması ve sürdürülmesine ilişkin bir konu olması dolayısıyla, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun iptal davası yoluyla denetlenmesini engellemeyecek bir biçimde anlaşılması gerekmektedir. Nitekim çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren konularda subjektif ehliyet koşulunun, bu durum dikkate alınarak yorumlanması gerektiğine ilişkin Danıştay kararları yerleşik içtihat niteliği kazanmıştır.
İptal davasının içtihat ve doktrinde belirlenen hukuki nitelikleri göz önüne alındığında, idare hukuku alanında tek yanlı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen işlemlerin, ancak bu idari işlemle doğrudan meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceğinin kabulü zorunludur. Aksi halde, her idari işlemle dolaylı da olsa bir menfaat ilgisi kurulmak suretiyle dava açılmasını kabul etmek, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunması şartının ihlali sonucunu doğurur.
Sendikaların ve üst kuruluşların dava açma ehliyetiyle ilgili olarak Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 03/03/2006 tarih ve E:2005/1, K:2006/1 sayılı kararında; 4688 sayılı Kanun'un 19. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendinin, sendika ve üst kuruluşlara, bizzat taraf oldukları hukuki ilişkiler dolayısıyla davacı ve davalı sıfatları ile ortak çıkarların korunması için tanınan davacı olabilme sıfatından başka, hukuki yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda, üyelerini veya bunların mirasçılarını her derecedeki yargı organları önünde temsil etme ve dava açma hakkı tanıdığı; kanun koyucunun, anılan madde ile sendika ve üst kuruluşları, diğer tüzel kişiliklere genel hükümler uyarınca tanınan taraf olma ve dava açma ehliyetinin dışında, üyelerini ve bunların mirasçılarını temsil etme ve ettirme yetkisi ile donattığı; buna göre, söz konusu maddenin sendikalara ve üst kuruluşlarına tanıdığı yetkinin ehliyet değil, temsil bağlamında değerlendirilmesi gerektiği, bir başka anlatımla kanun koyucunun, getirdiği bu düzenleme ile idare tarafından sendika üyesi kamu görevlisi hakkında tesis edilen bireysel (subjektif) işlemler nedeniyle bu ilişkinin tarafı olmayan sendika ve üst kuruluşa, üyesinin isteğine bağlı olarak uyuşmazlığın çözümünde taraf olarak kendisini temsil etme yetki ve sorumluluğu verdiği belirtilmiştir.
Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun bu kararından da anlaşılacağı üzere, 4688 sayılı Kanun'un 19. maddesinin ikinci fıkrasının (f) bendiyle, sendika üst kuruluşu olan konfederasyona, yalnızca sendika üyesi kamu görevlisinin menfaatini ihlal eden bireysel işleme karşı, onu temsilen dava açma yetkisi tanınmaktadır. Konfederasyonun üyelerini, kamu görevlilerinin değil, sendikaların oluşturduğu dikkate alındığında; konfederasyonun, sendika üyesi kamu görevlilerine yönelik düzenleyici işlemlere karşı dava açamayacağının kabulü zorunludur. Zira konfederasyon, kanunla verilen özel yetki dışında, sadece kendi tüzel kişiliğine yönelen düzenlemelere karşı dava açmaya ehildir.
Bu bağlamda, dava konusu Hakem Kurulu Kararı ile ilgili olarak, hakları veya menfaatleri ihlal edilmiş kişiler ile bu kişilerin üyesi olduğu sendika tarafından dava açılabileceği dikkate alındığında, en az beş sendikanın bir araya gelerek oluşturduğu konfederasyonun, doğrudan kendi üyesi sendikalara uygulanma olanağı bulunmayan Hakem Kurulu Kararı hükümlerine karşı dava açma ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun, konfederasyonlarca açılan davalara yönelik kararları da bu yöndedir.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. 2577 sayılı İdari yargılama Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca davanın EHLİYET YÖNÜNDEN REDDİNE,
2. Ayrıntısı aşağıda gösterilen toplam ...-TL yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
3. Posta gideri avansından artan tutarın ise kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine,
4. Bu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 03/11/2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
#48
Soru & Cevap Bölümü / Meskeniyet Şikayetinde Evin De...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 24 Mayıs 2026, 18:56:41MESKENİYET ŞİKAYETİNDE EVİN DEĞERİ HANGİ TARİHE GÖRE BELİRLENİR? YARGITAY'DAN EMSAL KARAR
İcra hukukunda borçlunun "haline münasip evi" haczedilemez. Bu koruma, İcra ve İflas Kanunu'nun 82/12. maddesinde düzenlenen en önemli haczedilmezlik hükümlerinden biridir. Ancak uygulamada en çok tartışılan konulardan biri, borçlunun evinin değerinin ve satın alabileceği "haline münasip ev" bedelinin hangi tarihe göre belirleneceğidir.
Özellikle taşınmaz fiyatlarının hızla değiştiği dönemlerde;
* Haciz tarihi,
* Dava tarihi,
* Keşif tarihi,
* Bilirkişi rapor tarihi
arasındaki ciddi değer farkları uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2025 tarihli, 2025/7302 Esas ve 2025/8391 Karar sayılı ilamı; meskeniyet şikayetlerinde hangi tarihin esas alınacağını açık şekilde ortaya koymuştur.
SORU 1: Meskeniyet şikayeti nedir?
Meskeniyet şikayeti, borçlunun "haline münasip evi" üzerine konulan haczin kaldırılması istemiyle yaptığı haczedilmezlik başvurusudur.
İİK'nın 82/12. maddesine göre;
"Borçlunun haline münasip evi haczedilemez."
Ancak burada mutlak bir koruma yoktur.
Evin değeri borçlunun sosyal ve ekonomik durumuna göre aşırı yüksekse, taşınmaz satılarak borçluya daha mütevazı bir ev alabilecek bedel bırakılabilir.
SORU 2: "Haline münasip ev" ne demektir?
Haline münasip ev;
* Borçlunun sosyal durumu,
* Aile yapısı,
* Gelir seviyesi,
* Yaşam koşulları
dikkate alınarak belirlenen makul nitelikteki konuttur.
Yargıtay kararına göre;
- Aşırı lüks,
- Gereğinden büyük,
- Görkemli,
- İhtiyaç sınırını aşan
taşınmazlar meskeniyet korumasından tam olarak yararlanamaz.
Mahkemeler borçlunun daha mütevazı bir semtte yaşayabileceğini de dikkate alabilir.
SORU 3: Meskeniyet incelemesinde hangi değerler belirlenir?
Mahkeme iki ayrı değeri belirlemek zorundadır:
1- Haczedilen taşınmazın gerçek değeri
ve
2- Borçlunun haline münasip bir ev satın alabileceği değer
Bu iki rakam karşılaştırılır.
SORU 4: Eğer hacizli ev çok değerliyse ne olur?
Eğer haczedilen taşınmazın değeri;
Borçlunun haline münasip ev alabileceği değerden yüksekse
mahkeme;
* Taşınmazın satışına,
* Borçluya yeni ev alabilecek miktarın bırakılmasına,
* Kalan kısmın alacaklıya ödenmesine
karar verebilir.
Ancak satışın;
Borçlunun yeni ev alabileceği bedelden aşağı olmamak üzere
yapılması gerekir.
SORU 5: Eğer borçlunun alabileceği uygun ev değeri mevcut evden yüksekse ne olur?
Bu durumda haciz tamamen kaldırılır.
Çünkü borçlunun mevcut evi zaten haline münasip kabul edilir.
Dolayısıyla İİK m.82/12 kapsamındaki haczedilmezlik koruması tam olarak uygulanır.
SORU 6: Somut olayda uyuşmazlık nasıl ortaya çıktı?
Somut olayda;
* Borçluya ait bağımsız bölüm üzerine haciz konulmuştur.
* Borçlu meskeniyet şikayetinde bulunmuştur.
* Bilirkişi raporunda taşınmazın değeri ile haline münasip ev bedeli belirlenmiştir.
İlk Derece Mahkemesi;
Taşınmazın 1.225.000 TL'den az olmamak üzere satılmasına
karar vermiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi de bu kararı onamıştır.
Ancak borçlu kararı temyiz etmiştir.
SORU 7: Yargıtay neden kararı bozdu?
Yargıtay'a göre bilirkişi raporu hatalıdır.
Çünkü raporda;
* Taşınmazın değeri,
* Haline münasip ev değeri
haciz tarihine göre değil, dava ve keşif tarihine göre belirlenmiştir.
Oysa Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre;
Meskeniyet incelemesinde esas alınması gereken tarih haciz tarihidir.
Bu nedenle rapor hüküm kurmaya elverişli görülmemiştir.
SORU 8: Haciz tarihinin esas alınması neden önemlidir?
Çünkü taşınmaz fiyatları zaman içerisinde ciddi şekilde değişebilir.
Eğer;
* Dava tarihi,
* Keşif tarihi,
* Bilirkişi rapor tarihi
esas alınırsa gerçek haciz tarihindeki ekonomik durum bozulabilir.
Bu durum hem borçlu hem de alacaklı açısından hakkaniyetsiz sonuçlar doğurabilir.
Yargıtay bu nedenle;
Hem hacizli taşınmazın değerinin hem de haline münasip ev bedelinin haciz tarihi itibariyle belirlenmesini zorunlu kabul etmektedir.
SORU 9: Yargıtay mahkemeye nasıl bir inceleme yapılması gerektiğini söyledi?
Yargıtay'a göre mahkeme;
* Bilirkişiden ek rapor almalı,
* Haciz tarihi itibariyle taşınmaz değerini belirlemeli,
* Aynı tarihte borçlunun daha mütevazı semtlerde alabileceği ev bedelini tespit etmeli,
* Emsal taşınmaz satışlarını somut verilerle incelemeli,
* Denetime elverişli değerlendirme yapmalıdır.
Eksik inceleme ile karar verilemez.
SORU 10: Kararın uygulama bakımından önemi nedir?
Karar uygulamada oldukça önemlidir.
Çünkü birçok dosyada bilirkişiler;
* Güncel piyasa değerleri,
* Keşif tarihi,
* Dava tarihi
esas alınarak rapor hazırlamaktadır.
Yargıtay bu kararıyla açık şekilde;
- Meskeniyet değerlendirmesinde esas tarihin haciz tarihi olduğunu,
- Sonradan oluşan piyasa değişikliklerinin dikkate alınamayacağını,
- Bilirkişi raporlarının somut emsal incelemesi içermesi gerektiğini
vurgulamıştır.
SORU 11: Karardan çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?
Karardan çıkan en önemli sonuç şudur:
Meskeniyet şikayetlerinde hem haczedilen taşınmazın değeri hem de borçlunun satın alabileceği haline münasip ev bedeli mutlaka haciz tarihi esas alınarak belirlenmelidir.
Aksi halde düzenlenen bilirkişi raporu hüküm kurmaya elverişli kabul edilmez ve karar bozulabilir.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2025 tarihli, 2025/7302 Esas ve 2025/8391 Karar sayılı ilamı; meskeniyet şikayetlerinde hangi tarihin esas alınacağına ilişkin önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Kararda özellikle;
* Meskeniyet değerlendirmesinde haciz tarihinin esas alınması gerektiği,
* Dava veya keşif tarihine göre değer belirlenemeyeceği,
* Bilirkişi raporlarının somut emsal incelemeleri içermesi gerektiği,
* Borçlunun daha mütevazı bölgelerde ev alabilme imkanının dikkate alınacağı,
* Eksik inceleme ile hüküm kurulamayacağı
vurgulanmıştır.
Karar, meskeniyet şikayetleri ve haczedilmezlik uygulamaları bakımından emsal niteliğinde önemli bir içtihat olarak dikkat çekmektedir.
Karar:
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2025/7302 E, 2025/8391 K.
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı/borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
İlamlı icra takibinin kesinleşmesi üzerine tapunun 9 99... Parselinde kayıtlı 40 Bağımsız Bölüm numaralı taşınmaza haciz uygulanması nedeniyle borçlunun meskeniyet iddiası ile İcra Mahkemesine başvurarak söz konusu haczin kaldırılmasını talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, şikayetin kısmen kabul kısmen reddi ile taşınmazın 1.225.000,00 TL'den az olmamak üzere satılmasına karar verildiği, borçlunun kararı istinaf etmesi sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine hükmedildiği görülmektedir.
2004 sayılı İİK'nın 82. maddesinin 1. fıkrasının 12. bendinde; 'borçlunun "haline münasip" evi haczedilemez.' hükmüne yer verilmiştir.
Meskeniyet iddiası nedeniyle haczedilmezlik şikayetinde; haline münasip ev değeri ve şikayete konu taşınmazın değerinin, haciz tarihi itibariyle taşınmazın bulunduğu bölgedeki diğer taşınmazlarla emsal mukayesesi yapılmak ve aynı vasıftaki taşınmazların alım-satım değerleri denetime elverişli ve somut veriler içerecek şekilde tespit edilmek suretiyle, İİK'nın 82/12. maddesi gereğince belirlendikten sonra borçlunun haline münasip evi alabileceği miktar, mahcuzun değerinden az ise mahcuzun satılarak, borçlunun haline münasip ev alması için gerekli bedelin kendisine, artanın hak sahiplerine ödenmesine, satışın borçlunun haline münasip ev alabileceği miktardan az olmamak üzere yapılmasına; şayet borçlunun haline münasip evi alabileceği miktar mahcuzun değerinden fazla ise haczin kaldırılmasına karar verilmesi gerekir.
Bu kıstasları aşan nitelik ve evsaftaki yerlerle, makul ölçüleri geçen oda ve salonu kapsayan ve ikamet için zorunlu öğeleri içeren bir meskenin dışındaki yerler, maddede öngörülen amaca aykırıdır. Borçlunun görev ve sıfatı, kendisinin yukarıda belirlenenden daha görkemli bir meskende ikamet etmesini gerektirmez.
Öte yandan yukarıda da belirtildiği üzere meskeniyet iddiası bir haczedilmezlik şikayeti olup; mahcuzun değerinin ve borçlunun haline münasip alabileceği mesken değerinin haciz tarihi itibariyle belirlenmesi zorunludur.
Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan 17.03.2025 tarihli bilirkişi raporunda meskeniyet şikayetine konu taşınmazın değerinin dava tarihi ve keşif tarihi itibariyle belirlendiği, haline münasip evin değerinin ise; 1.225.000,00 TL olarak belirlendiği, İlk Derece Mahkemesince dava tarihi itibariyle tespit edilen bu değer üzerinden hüküm kurulduğu, ancak hükme esas alınan raporda şikayet konusu taşınmazın ve haline münasip evin değerinin haciz tarihi itibari ile belirlenmesi gerektiğinin göz ardı edildiği, dolayısıyla raporun bu hali ile denetime ve hüküm kurmaya elverişli olmadığı, borçlunun bu hususu da temyiz konusu yaptığı anlaşılmaktadır.
O halde; İlk Derece Mahkemesince, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda bilirkişiden ek rapor aldırılarak haciz tarihi itibari ile evin değerinin ve haciz tarihi itibari ile borçlunun daha mütevazi semtlerde haline münasip evi alabileceği değerin tespit edilmesi ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi için kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ:
Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile yukarıda açıklanan nedenlerle; 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 08.07.2025 tarih ve 2025/732 E. - 2025/703 K. sayılı kararının (KALDIRILMASINA),
Kayseri 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 30.04.2025 tarih ve 2025/38 E. - 2025/248 K. sayılı kararının (BOZULMASINA), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.12.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İcra hukukunda borçlunun "haline münasip evi" haczedilemez. Bu koruma, İcra ve İflas Kanunu'nun 82/12. maddesinde düzenlenen en önemli haczedilmezlik hükümlerinden biridir. Ancak uygulamada en çok tartışılan konulardan biri, borçlunun evinin değerinin ve satın alabileceği "haline münasip ev" bedelinin hangi tarihe göre belirleneceğidir.
Özellikle taşınmaz fiyatlarının hızla değiştiği dönemlerde;
* Haciz tarihi,
* Dava tarihi,
* Keşif tarihi,
* Bilirkişi rapor tarihi
arasındaki ciddi değer farkları uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2025 tarihli, 2025/7302 Esas ve 2025/8391 Karar sayılı ilamı; meskeniyet şikayetlerinde hangi tarihin esas alınacağını açık şekilde ortaya koymuştur.
SORU 1: Meskeniyet şikayeti nedir?
Meskeniyet şikayeti, borçlunun "haline münasip evi" üzerine konulan haczin kaldırılması istemiyle yaptığı haczedilmezlik başvurusudur.
İİK'nın 82/12. maddesine göre;
"Borçlunun haline münasip evi haczedilemez."
Ancak burada mutlak bir koruma yoktur.
Evin değeri borçlunun sosyal ve ekonomik durumuna göre aşırı yüksekse, taşınmaz satılarak borçluya daha mütevazı bir ev alabilecek bedel bırakılabilir.
SORU 2: "Haline münasip ev" ne demektir?
Haline münasip ev;
* Borçlunun sosyal durumu,
* Aile yapısı,
* Gelir seviyesi,
* Yaşam koşulları
dikkate alınarak belirlenen makul nitelikteki konuttur.
Yargıtay kararına göre;
- Aşırı lüks,
- Gereğinden büyük,
- Görkemli,
- İhtiyaç sınırını aşan
taşınmazlar meskeniyet korumasından tam olarak yararlanamaz.
Mahkemeler borçlunun daha mütevazı bir semtte yaşayabileceğini de dikkate alabilir.
SORU 3: Meskeniyet incelemesinde hangi değerler belirlenir?
Mahkeme iki ayrı değeri belirlemek zorundadır:
1- Haczedilen taşınmazın gerçek değeri
ve
2- Borçlunun haline münasip bir ev satın alabileceği değer
Bu iki rakam karşılaştırılır.
SORU 4: Eğer hacizli ev çok değerliyse ne olur?
Eğer haczedilen taşınmazın değeri;
Borçlunun haline münasip ev alabileceği değerden yüksekse
mahkeme;
* Taşınmazın satışına,
* Borçluya yeni ev alabilecek miktarın bırakılmasına,
* Kalan kısmın alacaklıya ödenmesine
karar verebilir.
Ancak satışın;
Borçlunun yeni ev alabileceği bedelden aşağı olmamak üzere
yapılması gerekir.
SORU 5: Eğer borçlunun alabileceği uygun ev değeri mevcut evden yüksekse ne olur?
Bu durumda haciz tamamen kaldırılır.
Çünkü borçlunun mevcut evi zaten haline münasip kabul edilir.
Dolayısıyla İİK m.82/12 kapsamındaki haczedilmezlik koruması tam olarak uygulanır.
SORU 6: Somut olayda uyuşmazlık nasıl ortaya çıktı?
Somut olayda;
* Borçluya ait bağımsız bölüm üzerine haciz konulmuştur.
* Borçlu meskeniyet şikayetinde bulunmuştur.
* Bilirkişi raporunda taşınmazın değeri ile haline münasip ev bedeli belirlenmiştir.
İlk Derece Mahkemesi;
Taşınmazın 1.225.000 TL'den az olmamak üzere satılmasına
karar vermiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi de bu kararı onamıştır.
Ancak borçlu kararı temyiz etmiştir.
SORU 7: Yargıtay neden kararı bozdu?
Yargıtay'a göre bilirkişi raporu hatalıdır.
Çünkü raporda;
* Taşınmazın değeri,
* Haline münasip ev değeri
haciz tarihine göre değil, dava ve keşif tarihine göre belirlenmiştir.
Oysa Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre;
Meskeniyet incelemesinde esas alınması gereken tarih haciz tarihidir.
Bu nedenle rapor hüküm kurmaya elverişli görülmemiştir.
SORU 8: Haciz tarihinin esas alınması neden önemlidir?
Çünkü taşınmaz fiyatları zaman içerisinde ciddi şekilde değişebilir.
Eğer;
* Dava tarihi,
* Keşif tarihi,
* Bilirkişi rapor tarihi
esas alınırsa gerçek haciz tarihindeki ekonomik durum bozulabilir.
Bu durum hem borçlu hem de alacaklı açısından hakkaniyetsiz sonuçlar doğurabilir.
Yargıtay bu nedenle;
Hem hacizli taşınmazın değerinin hem de haline münasip ev bedelinin haciz tarihi itibariyle belirlenmesini zorunlu kabul etmektedir.
SORU 9: Yargıtay mahkemeye nasıl bir inceleme yapılması gerektiğini söyledi?
Yargıtay'a göre mahkeme;
* Bilirkişiden ek rapor almalı,
* Haciz tarihi itibariyle taşınmaz değerini belirlemeli,
* Aynı tarihte borçlunun daha mütevazı semtlerde alabileceği ev bedelini tespit etmeli,
* Emsal taşınmaz satışlarını somut verilerle incelemeli,
* Denetime elverişli değerlendirme yapmalıdır.
Eksik inceleme ile karar verilemez.
SORU 10: Kararın uygulama bakımından önemi nedir?
Karar uygulamada oldukça önemlidir.
Çünkü birçok dosyada bilirkişiler;
* Güncel piyasa değerleri,
* Keşif tarihi,
* Dava tarihi
esas alınarak rapor hazırlamaktadır.
Yargıtay bu kararıyla açık şekilde;
- Meskeniyet değerlendirmesinde esas tarihin haciz tarihi olduğunu,
- Sonradan oluşan piyasa değişikliklerinin dikkate alınamayacağını,
- Bilirkişi raporlarının somut emsal incelemesi içermesi gerektiğini
vurgulamıştır.
SORU 11: Karardan çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?
Karardan çıkan en önemli sonuç şudur:
Meskeniyet şikayetlerinde hem haczedilen taşınmazın değeri hem de borçlunun satın alabileceği haline münasip ev bedeli mutlaka haciz tarihi esas alınarak belirlenmelidir.
Aksi halde düzenlenen bilirkişi raporu hüküm kurmaya elverişli kabul edilmez ve karar bozulabilir.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2025 tarihli, 2025/7302 Esas ve 2025/8391 Karar sayılı ilamı; meskeniyet şikayetlerinde hangi tarihin esas alınacağına ilişkin önemli ilkeler ortaya koymuştur.
Kararda özellikle;
* Meskeniyet değerlendirmesinde haciz tarihinin esas alınması gerektiği,
* Dava veya keşif tarihine göre değer belirlenemeyeceği,
* Bilirkişi raporlarının somut emsal incelemeleri içermesi gerektiği,
* Borçlunun daha mütevazı bölgelerde ev alabilme imkanının dikkate alınacağı,
* Eksik inceleme ile hüküm kurulamayacağı
vurgulanmıştır.
Karar, meskeniyet şikayetleri ve haczedilmezlik uygulamaları bakımından emsal niteliğinde önemli bir içtihat olarak dikkat çekmektedir.
Karar:
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2025/7302 E, 2025/8391 K.
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki davacı/borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
İlamlı icra takibinin kesinleşmesi üzerine tapunun 9 99... Parselinde kayıtlı 40 Bağımsız Bölüm numaralı taşınmaza haciz uygulanması nedeniyle borçlunun meskeniyet iddiası ile İcra Mahkemesine başvurarak söz konusu haczin kaldırılmasını talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince, şikayetin kısmen kabul kısmen reddi ile taşınmazın 1.225.000,00 TL'den az olmamak üzere satılmasına karar verildiği, borçlunun kararı istinaf etmesi sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine hükmedildiği görülmektedir.
2004 sayılı İİK'nın 82. maddesinin 1. fıkrasının 12. bendinde; 'borçlunun "haline münasip" evi haczedilemez.' hükmüne yer verilmiştir.
Meskeniyet iddiası nedeniyle haczedilmezlik şikayetinde; haline münasip ev değeri ve şikayete konu taşınmazın değerinin, haciz tarihi itibariyle taşınmazın bulunduğu bölgedeki diğer taşınmazlarla emsal mukayesesi yapılmak ve aynı vasıftaki taşınmazların alım-satım değerleri denetime elverişli ve somut veriler içerecek şekilde tespit edilmek suretiyle, İİK'nın 82/12. maddesi gereğince belirlendikten sonra borçlunun haline münasip evi alabileceği miktar, mahcuzun değerinden az ise mahcuzun satılarak, borçlunun haline münasip ev alması için gerekli bedelin kendisine, artanın hak sahiplerine ödenmesine, satışın borçlunun haline münasip ev alabileceği miktardan az olmamak üzere yapılmasına; şayet borçlunun haline münasip evi alabileceği miktar mahcuzun değerinden fazla ise haczin kaldırılmasına karar verilmesi gerekir.
Bu kıstasları aşan nitelik ve evsaftaki yerlerle, makul ölçüleri geçen oda ve salonu kapsayan ve ikamet için zorunlu öğeleri içeren bir meskenin dışındaki yerler, maddede öngörülen amaca aykırıdır. Borçlunun görev ve sıfatı, kendisinin yukarıda belirlenenden daha görkemli bir meskende ikamet etmesini gerektirmez.
Öte yandan yukarıda da belirtildiği üzere meskeniyet iddiası bir haczedilmezlik şikayeti olup; mahcuzun değerinin ve borçlunun haline münasip alabileceği mesken değerinin haciz tarihi itibariyle belirlenmesi zorunludur.
Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan 17.03.2025 tarihli bilirkişi raporunda meskeniyet şikayetine konu taşınmazın değerinin dava tarihi ve keşif tarihi itibariyle belirlendiği, haline münasip evin değerinin ise; 1.225.000,00 TL olarak belirlendiği, İlk Derece Mahkemesince dava tarihi itibariyle tespit edilen bu değer üzerinden hüküm kurulduğu, ancak hükme esas alınan raporda şikayet konusu taşınmazın ve haline münasip evin değerinin haciz tarihi itibari ile belirlenmesi gerektiğinin göz ardı edildiği, dolayısıyla raporun bu hali ile denetime ve hüküm kurmaya elverişli olmadığı, borçlunun bu hususu da temyiz konusu yaptığı anlaşılmaktadır.
O halde; İlk Derece Mahkemesince, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda bilirkişiden ek rapor aldırılarak haciz tarihi itibari ile evin değerinin ve haciz tarihi itibari ile borçlunun daha mütevazi semtlerde haline münasip evi alabileceği değerin tespit edilmesi ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi için kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ:
Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile yukarıda açıklanan nedenlerle; 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca, Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 08.07.2025 tarih ve 2025/732 E. - 2025/703 K. sayılı kararının (KALDIRILMASINA),
Kayseri 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 30.04.2025 tarih ve 2025/38 E. - 2025/248 K. sayılı kararının (BOZULMASINA), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.12.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#49
Makale Kütüphanesi / Alacaklıyı Zarara Uğratmak içi...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 24 Mayıs 2026, 18:50:38ALACAKLIYI ZARARA UĞRATMAK İÇİN MEVCUDU EKSİLTME SUÇUNDA ŞİKAYET SÜRESİ – YARGITAY'DAN ÖNEMLİ BİR KARAR
İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen "alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltmek" suçu, uygulamada en sık karşılaşılan icra suçlarından biridir. Özellikle borçluların mal kaçırma amacıyla muvazaalı işlemler yaptığı iddialarında bu suç tipi gündeme gelmektedir.
Ancak bu suç bakımından en önemli hususlardan biri şikayet süresidir. Çünkü kanunda öngörülen süreler geçirildiğinde artık ceza yargılaması yapılması mümkün olmamaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7537 Esas, 2025/7293 Karar sayılı ilamı; şikayet süresinin başlangıcı ve hak düşürücü sürelerin uygulanması bakımından önemli değerlendirmeler içermektedir.
ALACAKLIYI ZARARA UĞRATMAK İÇİN MEVCUDU EKSİLTME SUÇU NEDİR?
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen bu suç, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla malvarlığını azaltmaya yönelik işlemler yapmasını cezalandırmaktadır.
Uygulamada genellikle şu işlemler nedeniyle gündeme gelir:
Ancak yalnızca şüphe yeterli değildir. Suçun oluşabilmesi için alacaklıyı zarara uğratma kastının bulunması gerekir.
SOMUT OLAYDA NE OLDU?
Dosyada alacaklı taraf, borçlunun muvazaalı işlemler yaptığını ileri sürerek şikayette bulunmuştur.
Sanık hakkında:
suçundan dava açılmıştır.
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi ise:
"Suçun unsurları oluşmamıştır"
gerekçesiyle beraat kararı vermiştir.
Dosya temyiz edilince Yargıtay farklı bir noktaya dikkat çekmiştir.
YARGITAY'IN DİKKAT ÇEKTİĞİ HUSUS: ŞİKAYET SÜRESİ
Yargıtay'a göre somut olayda esas sorun suçun oluşup oluşmaması değil, şikayet süresinin geçirilmiş olmasıdır.
Dosyada:
Bu durumda İİK'nın 347. maddesinde düzenlenen hak düşürücü süre aşılmıştır.
İİK 347. MADDE NE DİYOR?
İcra ve İflas Kanunu'nun 347. maddesine göre:
"Şikayet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer."
Bu düzenleme çok önemlidir çünkü:
YARGITAY'A GÖRE SUÇ TARİHİ NASIL BELİRLENDİ?
Kararda suç tarihi olarak:
01.10.2015
tarihi esas alınmıştır.
Çünkü bu tarihte maaş haczi uygulanmış ve alacaklının olayı öğrenme imkanı doğmuştur.
Dolayısıyla:
Ancak şikayet:
27.12.2016 tarihinde
yapıldığı için artık şikayet hakkı düşmüştür.
ÖNEMLİ NOKTA: BERAAT YERİNE DÜŞME KARARI
Kararda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da budur.
Bölge Adliye Mahkemesi beraat kararı vermiştir.
Ancak Yargıtay'a göre:
Bu ayrım uygulamada son derece önemlidir.
BERAAT İLE DÜŞME KARARI ARASINDAKİ FARK
Beraat:
Düşme:
Yani düşme kararında mahkeme suçun oluşup oluşmadığına ilişkin esasa girmez.
YARGITAY DOĞRUDAN DÜŞME KARARI VERDİ
Yargıtay, bozma sebebinin yeniden yargılama gerektirmediğini belirterek CMK 322. madde kapsamında doğrudan karar kurmuştur.
Bu nedenle:
Şikayet hakkının düşmesine
kesin olarak karar verilmiştir.
UYGULAMADA ÇOK SIK YAPILAN HATA
İcra ceza dosyalarında en sık yapılan hatalardan biri şikayet sürelerinin yanlış hesaplanmasıdır.
Özellikle:
bakımından süreler büyük önem taşımaktadır.
Alacaklılar çoğu zaman:
Oysa İİK 347'deki süreler oldukça katıdır.
ŞİKAYET SÜRESİ NASIL HESAPLANMALIDIR?
Uygulamada dikkat edilmesi gereken temel noktalar şunlardır:
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7537 E., 2025/7293 K. sayılı kararı; alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltme suçunda şikayet sürelerinin hak düşürücü niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Karara göre:
Bu nedenle icra ceza şikayetlerinde sürelerin dikkatle takip edilmesi, özellikle muvazaalı işlem iddialarında zaman kaybedilmeden başvuru yapılması büyük önem taşımaktadır.
KARAR:
12. Hukuk Dairesi 2025/7537 E. , 2025/7293 K.
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SUÇ : Alacaklıyı zarara uğratmak için mevcudu eksiltmek
HÜKÜM : Beraat
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda; sanık ... hakkında alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltmek suçundan, atılı suçun unsurlarının oluşmadığından bahisle CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca beraatine dair karar verilmiş ise de;
Somut uyuşmazlıkta, sanığın üzerine atılı "Alacaklıyı Zarara Uğratmak Amacıyla Mevcudu Eksiltmek" suçunun takibi şikayete bağlı olup, alacaklı tarafça şikayete konu edilen ve muvazaalı olduğu iddia edilen sanık aleyhine başlatılan Mersin 1. İcra Müdürlüğünün 2015/12450 Esas sayılı icra dosyasında sanık ... hakkında 01.10.2015 tarihinde maaş haczi uygulandığı anlaşılmakla, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 347. maddesinde düzenlenen "şikâyet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer" hükmü karşısında şikayetçi vekilinin suça konu olayda suç tarihi olan 01.10.2015 tarihinden bir yıllık süre geçtikten sonra 27.12.2016 tarihinde şikayette bulunması nedeniyle sanık hakkında şikayet hakkının düşürülmesi yerine yazılı şekilde karar verilmesi,
Bozmayı gerektirmiş ve müşteki vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin 2023/3677 Esas, 2024/2903 Karar sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nin 302/2 maddesi ve 28.02.2019 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7165 sayılı Yasa ile değişik CMK'nın 304. maddeleri gereğince tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden aynı Kanun'un 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak karar verilmesi mümkün bulunduğundan, İİK'nın 347. maddesi uyarınca şikayet hakkının DÜŞMESİNE, 18.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen "alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltmek" suçu, uygulamada en sık karşılaşılan icra suçlarından biridir. Özellikle borçluların mal kaçırma amacıyla muvazaalı işlemler yaptığı iddialarında bu suç tipi gündeme gelmektedir.
Ancak bu suç bakımından en önemli hususlardan biri şikayet süresidir. Çünkü kanunda öngörülen süreler geçirildiğinde artık ceza yargılaması yapılması mümkün olmamaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7537 Esas, 2025/7293 Karar sayılı ilamı; şikayet süresinin başlangıcı ve hak düşürücü sürelerin uygulanması bakımından önemli değerlendirmeler içermektedir.
ALACAKLIYI ZARARA UĞRATMAK İÇİN MEVCUDU EKSİLTME SUÇU NEDİR?
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen bu suç, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla malvarlığını azaltmaya yönelik işlemler yapmasını cezalandırmaktadır.
Uygulamada genellikle şu işlemler nedeniyle gündeme gelir:
- Muvazaalı satışlar,
- Yakın akrabalara yapılan devirler,
- Bedelsiz veya düşük bedelli taşınmaz devri,
- Şirket malvarlığının kaçırılması,
- Maaş ve gelirlerin gizlenmesi,
- Gerçeğe aykırı borç oluşturulması.
Ancak yalnızca şüphe yeterli değildir. Suçun oluşabilmesi için alacaklıyı zarara uğratma kastının bulunması gerekir.
SOMUT OLAYDA NE OLDU?
Dosyada alacaklı taraf, borçlunun muvazaalı işlemler yaptığını ileri sürerek şikayette bulunmuştur.
Sanık hakkında:
- "Alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltmek"
suçundan dava açılmıştır.
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi ise:
"Suçun unsurları oluşmamıştır"
gerekçesiyle beraat kararı vermiştir.
Dosya temyiz edilince Yargıtay farklı bir noktaya dikkat çekmiştir.
YARGITAY'IN DİKKAT ÇEKTİĞİ HUSUS: ŞİKAYET SÜRESİ
Yargıtay'a göre somut olayda esas sorun suçun oluşup oluşmaması değil, şikayet süresinin geçirilmiş olmasıdır.
Dosyada:
- Borçlu hakkında 01.10.2015 tarihinde maaş haczi uygulanmıştır,
- Şikayet ise 27.12.2016 tarihinde yapılmıştır.
Bu durumda İİK'nın 347. maddesinde düzenlenen hak düşürücü süre aşılmıştır.
İİK 347. MADDE NE DİYOR?
İcra ve İflas Kanunu'nun 347. maddesine göre:
"Şikayet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer."
Bu düzenleme çok önemlidir çünkü:
- Süreler hak düşürücü niteliktedir,
- Mahkeme tarafından re'sen dikkate alınır,
- Tarafların ileri sürmesine gerek yoktur,
- Süre geçince dava hakkı tamamen ortadan kalkar.
YARGITAY'A GÖRE SUÇ TARİHİ NASIL BELİRLENDİ?
Kararda suç tarihi olarak:
01.10.2015
tarihi esas alınmıştır.
Çünkü bu tarihte maaş haczi uygulanmış ve alacaklının olayı öğrenme imkanı doğmuştur.
Dolayısıyla:
- Bir yıllık kesin süre,
- En geç 01.10.2016 tarihinde dolmuştur.
Ancak şikayet:
27.12.2016 tarihinde
yapıldığı için artık şikayet hakkı düşmüştür.
ÖNEMLİ NOKTA: BERAAT YERİNE DÜŞME KARARI
Kararda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da budur.
Bölge Adliye Mahkemesi beraat kararı vermiştir.
Ancak Yargıtay'a göre:
- Öncelikle şikayet hakkının mevcut olup olmadığı incelenmelidir,
- Şikayet süresi geçmişse artık suçun esasına girilemez,
- Bu nedenle beraat değil "şikayet hakkının düşmesi" kararı verilmelidir.
Bu ayrım uygulamada son derece önemlidir.
BERAAT İLE DÜŞME KARARI ARASINDAKİ FARK
Beraat:
- Sanığın suçu işlemediği veya suçun oluşmadığı anlamına gelir.
Düşme:
- Yargılama şartının ortadan kalkması nedeniyle davanın devam edememesi anlamına gelir.
Yani düşme kararında mahkeme suçun oluşup oluşmadığına ilişkin esasa girmez.
YARGITAY DOĞRUDAN DÜŞME KARARI VERDİ
Yargıtay, bozma sebebinin yeniden yargılama gerektirmediğini belirterek CMK 322. madde kapsamında doğrudan karar kurmuştur.
Bu nedenle:
Şikayet hakkının düşmesine
kesin olarak karar verilmiştir.
UYGULAMADA ÇOK SIK YAPILAN HATA
İcra ceza dosyalarında en sık yapılan hatalardan biri şikayet sürelerinin yanlış hesaplanmasıdır.
Özellikle:
- Muvazaalı satışlar,
- Mal kaçırma işlemleri,
- Tasarrufun iptaliyle bağlantılı ceza şikayetleri
bakımından süreler büyük önem taşımaktadır.
Alacaklılar çoğu zaman:
- Tasarrufun iptali davasının sonucunu beklemekte,
- Uzun süre araştırma yapmakta,
- Ancak bu sırada şikayet süresi kaçabilmektedir.
Oysa İİK 347'deki süreler oldukça katıdır.
ŞİKAYET SÜRESİ NASIL HESAPLANMALIDIR?
Uygulamada dikkat edilmesi gereken temel noktalar şunlardır:
- Fiilin öğrenildiği tarihten itibaren 3 ay içinde şikayet yapılmalıdır,
- Her halde fiil tarihinden itibaren 1 yıl geçmemelidir,
- Bir yıllık süre kesin üst sınırdır,
- Mahkeme süreyi kendiliğinden dikkate alır.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7537 E., 2025/7293 K. sayılı kararı; alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltme suçunda şikayet sürelerinin hak düşürücü niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Karara göre:
- İİK 347'deki süreler kesin niteliktedir,
- Bir yıllık süre geçtikten sonra şikayet hakkı düşer,
- Bu durumda beraat değil düşme kararı verilmelidir,
- Mahkeme süreyi re'sen dikkate almak zorundadır.
Bu nedenle icra ceza şikayetlerinde sürelerin dikkatle takip edilmesi, özellikle muvazaalı işlem iddialarında zaman kaybedilmeden başvuru yapılması büyük önem taşımaktadır.
KARAR:
12. Hukuk Dairesi 2025/7537 E. , 2025/7293 K.
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SUÇ : Alacaklıyı zarara uğratmak için mevcudu eksiltmek
HÜKÜM : Beraat
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda; sanık ... hakkında alacaklıyı zarara uğratmak amacıyla mevcudu eksiltmek suçundan, atılı suçun unsurlarının oluşmadığından bahisle CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca beraatine dair karar verilmiş ise de;
Somut uyuşmazlıkta, sanığın üzerine atılı "Alacaklıyı Zarara Uğratmak Amacıyla Mevcudu Eksiltmek" suçunun takibi şikayete bağlı olup, alacaklı tarafça şikayete konu edilen ve muvazaalı olduğu iddia edilen sanık aleyhine başlatılan Mersin 1. İcra Müdürlüğünün 2015/12450 Esas sayılı icra dosyasında sanık ... hakkında 01.10.2015 tarihinde maaş haczi uygulandığı anlaşılmakla, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 347. maddesinde düzenlenen "şikâyet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer" hükmü karşısında şikayetçi vekilinin suça konu olayda suç tarihi olan 01.10.2015 tarihinden bir yıllık süre geçtikten sonra 27.12.2016 tarihinde şikayette bulunması nedeniyle sanık hakkında şikayet hakkının düşürülmesi yerine yazılı şekilde karar verilmesi,
Bozmayı gerektirmiş ve müşteki vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesinin 2023/3677 Esas, 2024/2903 Karar sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nin 302/2 maddesi ve 28.02.2019 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7165 sayılı Yasa ile değişik CMK'nın 304. maddeleri gereğince tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden aynı Kanun'un 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak karar verilmesi mümkün bulunduğundan, İİK'nın 347. maddesi uyarınca şikayet hakkının DÜŞMESİNE, 18.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
#50
Makale Kütüphanesi / Muris Adına Kayıtlı ve Muhdesa...
Son İleti Gönderen Arb. Özgür Koca - 24 Mayıs 2026, 18:42:00MURİS ADINA KAYITLI VE MUHDESAT ŞERHLİ TAŞINMAZDA MESKENİYET ŞİKAYETİ!
İcra hukukunda en çok tartışılan konulardan biri, tapu kayıtları ile fiili kullanım durumunun birbirinden farklı olduğu taşınmazlarda meskeniyet şikayetinin nasıl değerlendirileceğidir. Özellikle arsa vasfındaki taşınmazlar üzerinde bulunan yapılar, muhdesat şerhleri ve miras ilişkileri uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7838 Esas, 2026/268 Karar sayılı ilamı; muhdesat şerhi bulunan taşınmazlarda borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunup bulunamayacağı konusunda önemli değerlendirmeler içermektedir.
Karar, özellikle aile içi kullanım, miras ilişkileri ve tapu kayıtlarının yorumlanması açısından dikkat çekici niteliktedir.
MESKENİYET ŞİKAYETİ NEDİR?
İcra ve İflas Kanunu'nun 82. maddesine göre borçlunun haline münasip evi haczedilemez.
Ancak uygulamada taşınmazın:
gibi durumlar meskeniyet şikayetinin reddi için gerekçe yapılabilmektedir.
Yargıtay ise uzun süredir şekli tapu kayıtlarından çok fiili kullanım ve barınma hakkını esas alan bir yaklaşım benimsemektedir.
SOMUT OLAYDA NE OLDU?
Alacaklı tarafından kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatılmıştır.
Borçlu, haczedilen taşınmazın haline münasip evi olduğunu ileri sürerek meskeniyet şikayetinde bulunmuştur.
İlk derece mahkemesi:
karar vermiştir.
Borçlu kararı istinaf etmiş, Bölge Adliye Mahkemesi ise farklı bir gerekçeyle şikayeti tamamen reddetmiştir.
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ NEDEN RED KARARI VERDİ?
Tapu kaydında:
Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesi:
"Bina borçluya ait değilse borçlu bu taşınmaz için meskeniyet iddiasında bulunamaz"
gerekçesiyle şikayeti reddetmiştir.
MUHDESAT ŞERHİ NEDİR?
Muhdesat; bir taşınmaz üzerine yapılan yapı, bina veya tesis anlamına gelir.
Tapu kayıtlarında bazen:
şeklinde muhdesat şerhleri bulunabilir.
Bu durumda arsa bir kişiye, üzerindeki bina başka bir kişiye aitmiş gibi özel bir hukuki durum ortaya çıkar.
TMK 718'E GÖRE KURAL NEDİR?
Türk Medeni Kanunu'nun 718. maddesine göre:
"Arazi üzerindeki mülkiyet, yapıları da kapsar."
Yani normal şartlarda:
Ancak muhdesat şerhi varsa bu genel kuralın dışına çıkılmış olur.
YARGITAY'IN DEĞERLENDİRMESİ
Yargıtay öncelikle önemli bir ilkeyi tekrar vurgulamıştır:
Bu tespit uygulama açısından oldukça önemlidir.
YARGITAY'A GÖRE EKSİK İNCELEME YAPILDI
Dosyada borçlu şu iddiayı ileri sürmüştür:
Muhdesat sahibi olan kişi babasıdır ve babasının ölümü nedeniyle kendisi de binada mirasçı konumundadır.
Yani borçlu, bina üzerinde miras hakkı bulunduğunu savunmuştur.
Ancak Bölge Adliye Mahkemesi bu iddiayı araştırmadan doğrudan ret kararı vermiştir.
Yargıtay ise:
gerektiğini belirterek kararı bozmuştur.
KARARIN UYGULAMAYA ETKİSİ
Bu karar özellikle şu durumlar bakımından önem taşımaktadır:
Uygulamada birçok kişi aileden kalan evlerde oturmasına rağmen tapu kayıtlarının eksikliği nedeniyle hak kaybına uğramaktadır.
Yargıtay'ın bu kararı, şekli tapu kaydından ziyade gerçek hak durumunun araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
MESKENİYET ŞİKAYETİNDE FİİLİ DURUMUN ÖNEMİ
Karar, meskeniyet incelemesinde yalnızca tapu kaydının yeterli olmadığını göstermektedir.
Mahkeme:
araştırmalıdır.
Aksi halde eksik inceleme nedeniyle karar bozulabilecektir.
ÖZELLİKLE MİRAS KALAN EVLERDE ÖNEMLİ BİR KARAR
Türkiye'de çok sayıda taşınmaz:
Bu karar, bu tür taşınmazlarda yaşayan borçlular açısından önemli bir koruma sağlamaktadır.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7838 E., 2026/268 K. sayılı kararı; muhdesat şerhli taşınmazlarda meskeniyet şikayetinin sırf tapu kaydı gerekçe gösterilerek reddedilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Karara göre:
Bu yönüyle karar, özellikle aile konutu niteliğindeki taşınmazların korunması bakımından uygulamada önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
KARAR:
12. Hukuk Dairesi 2025/7838 E. , 2026/268 K.
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte, borçlunun haczedilen taşınmazın haline münasip meskeni olduğunu ileri sürerek haczin kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince; şikayetin kısmen kabulü ile taşınmazın 870.000,00 TL'den aşağı olmamak üzere satılmasına, satış bedelinden bu miktarın borçluya, arta kalan kısmın hak sahiplerine ödenmesine, haczin kaldırılması ve satışın iptali taleplerinin reddine karar verildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince: tapu kaydında taşınmaz üzerinde bulunan binanın üçüncü kişi ...'a ait olduğuna dair muhdesat şerhi bulunduğundan borçlunun bu taşınmazla ilgili meskeniyet şikayetinde bulunamayacağı gerekçesiyle mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
Tapuda adına kayıtlı taşınmazına haciz konulan takip borçlusu, haczedilemezlik şikayetinde bulunabilme hakkına sahiptir. Borçlunun, kendisine ait müşterek veya iştirak halindeki hisseli bir mesken için de haczedilmezlik şikayetinde bulunması mümkündür. Bunun gibi, tapuda mesken niteliğini taşımakla beraber, borçlunun murisi adına kayıtlı henüz paylaşılmamış ve tapuda borçlu adına intikal görmemiş miras payının haczi halinde de borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunabileceği kuşkusuzdur. Taşınmazın arsa olarak tapuda kayıtlı olması, üzerinde konut niteliğini haiz bir yapı bulunduğu sürece borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunmasına engel değildir.
Taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kapsamına ilişkin 4721 Sayılı TMK'nın 718. maddesine göre; " Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer."
Bu ilke ve kurallar ışığında somut olaya bakıldığında; meskeniyet şikayetine konu, ... Merkez Parsel sayılı taşınmazın tapuda, arsa vasfında, borçlu ... ve diğer hissedarlar adına müşterek hisseli olduğu, tapu kaydının şerh ve beyanlar hanesinde ise muhdesat bilgileri kapsamında "konut, kargir bina ...'a aittir" şerhi konulmuş olduğu görülmektedir.
Açıklanan yasa maddesinde; kural olarak binanın mülkiyetinin, arzın (arsanın) mülkiyetine tâbi olduğu ve arzın maliki kim ise muhtesatın (binanın) malikinin de aynı kimse olduğu kabul edilmektedir. Ancak, taşınmaz üzerinde ... lehine muhdesat şerhi bulunduğundan, arsa üzerinde yer alan konutun (muhdesatın) mülkiyetinin arzın mülkiyetine tabi olduğundan söz edilemez.
Ne var ki; borçlu tarafından muhdesat sahibi ...'un babası olduğu, babasının vefatı nedeniyle arsa üzerindeki binada yasal mirasçı konumunda olduğu ileri sürülmüştür.
O halde, Bölge Adliye Mahkemesince, borçlu tarafından ileri sürülen iddialar araştırılarak oluşacak sonuca göre meskeniyet şikayeti hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ:
Borçlunun temyiz isteminin kabulü ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi'nin 24.06.2025 tarih ve 2023/19 37... /1281 Karar sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre esasa ilişkin sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 21.01.2026 gününde oy birliğiyle karar verildi.
İcra hukukunda en çok tartışılan konulardan biri, tapu kayıtları ile fiili kullanım durumunun birbirinden farklı olduğu taşınmazlarda meskeniyet şikayetinin nasıl değerlendirileceğidir. Özellikle arsa vasfındaki taşınmazlar üzerinde bulunan yapılar, muhdesat şerhleri ve miras ilişkileri uygulamada ciddi uyuşmazlıklara neden olmaktadır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7838 Esas, 2026/268 Karar sayılı ilamı; muhdesat şerhi bulunan taşınmazlarda borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunup bulunamayacağı konusunda önemli değerlendirmeler içermektedir.
Karar, özellikle aile içi kullanım, miras ilişkileri ve tapu kayıtlarının yorumlanması açısından dikkat çekici niteliktedir.
MESKENİYET ŞİKAYETİ NEDİR?
İcra ve İflas Kanunu'nun 82. maddesine göre borçlunun haline münasip evi haczedilemez.
Ancak uygulamada taşınmazın:
- Tapuda arsa görünmesi,
- Hisseli olması,
- Miras intikalinin yapılmamış olması,
- Muhdesat şerhi bulunması
gibi durumlar meskeniyet şikayetinin reddi için gerekçe yapılabilmektedir.
Yargıtay ise uzun süredir şekli tapu kayıtlarından çok fiili kullanım ve barınma hakkını esas alan bir yaklaşım benimsemektedir.
SOMUT OLAYDA NE OLDU?
Alacaklı tarafından kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatılmıştır.
Borçlu, haczedilen taşınmazın haline münasip evi olduğunu ileri sürerek meskeniyet şikayetinde bulunmuştur.
İlk derece mahkemesi:
- Taşınmazın satılmasına,
- 870.000 TL'nin borçluya bırakılmasına,
- Kalan kısmın hak sahiplerine ödenmesine
karar vermiştir.
Borçlu kararı istinaf etmiş, Bölge Adliye Mahkemesi ise farklı bir gerekçeyle şikayeti tamamen reddetmiştir.
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ NEDEN RED KARARI VERDİ?
Tapu kaydında:
- Taşınmaz arsa vasfında görünmektedir,
- Üzerindeki binanın üçüncü kişiye ait olduğuna dair muhdesat şerhi bulunmaktadır.
Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesi:
"Bina borçluya ait değilse borçlu bu taşınmaz için meskeniyet iddiasında bulunamaz"
gerekçesiyle şikayeti reddetmiştir.
MUHDESAT ŞERHİ NEDİR?
Muhdesat; bir taşınmaz üzerine yapılan yapı, bina veya tesis anlamına gelir.
Tapu kayıtlarında bazen:
- "Kargir bina Ahmet'e aittir"
- "Konut Mehmet'e aittir"
şeklinde muhdesat şerhleri bulunabilir.
Bu durumda arsa bir kişiye, üzerindeki bina başka bir kişiye aitmiş gibi özel bir hukuki durum ortaya çıkar.
TMK 718'E GÖRE KURAL NEDİR?
Türk Medeni Kanunu'nun 718. maddesine göre:
"Arazi üzerindeki mülkiyet, yapıları da kapsar."
Yani normal şartlarda:
- Arsa kiminse,
- Üzerindeki bina da ona aittir.
Ancak muhdesat şerhi varsa bu genel kuralın dışına çıkılmış olur.
YARGITAY'IN DEĞERLENDİRMESİ
Yargıtay öncelikle önemli bir ilkeyi tekrar vurgulamıştır:
- Borçlu hisseli taşınmaz için meskeniyet şikayetinde bulunabilir,
- Henüz intikal görmemiş miras payı için de meskeniyet iddiası mümkündür,
- Taşınmazın tapuda arsa görünmesi tek başına engel değildir,
- Önemli olan üzerinde konut niteliğinde yapı bulunmasıdır.
Bu tespit uygulama açısından oldukça önemlidir.
YARGITAY'A GÖRE EKSİK İNCELEME YAPILDI
Dosyada borçlu şu iddiayı ileri sürmüştür:
Muhdesat sahibi olan kişi babasıdır ve babasının ölümü nedeniyle kendisi de binada mirasçı konumundadır.
Yani borçlu, bina üzerinde miras hakkı bulunduğunu savunmuştur.
Ancak Bölge Adliye Mahkemesi bu iddiayı araştırmadan doğrudan ret kararı vermiştir.
Yargıtay ise:
- Borçlunun mirasçılık durumunun araştırılması,
- Muhdesat üzerindeki haklarının incelenmesi,
- Fiili kullanımın değerlendirilmesi
gerektiğini belirterek kararı bozmuştur.
KARARIN UYGULAMAYA ETKİSİ
Bu karar özellikle şu durumlar bakımından önem taşımaktadır:
- Tapuda arsa görünen ancak üzerinde ev bulunan taşınmazlar,
- Aile bireyleri adına kayıtlı yapılar,
- Miras nedeniyle kullanılan evler,
- İntikali yapılmamış taşınmazlar,
- Muhdesat şerhli taşınmazlar.
Uygulamada birçok kişi aileden kalan evlerde oturmasına rağmen tapu kayıtlarının eksikliği nedeniyle hak kaybına uğramaktadır.
Yargıtay'ın bu kararı, şekli tapu kaydından ziyade gerçek hak durumunun araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
MESKENİYET ŞİKAYETİNDE FİİLİ DURUMUN ÖNEMİ
Karar, meskeniyet incelemesinde yalnızca tapu kaydının yeterli olmadığını göstermektedir.
Mahkeme:
- Borçlunun gerçekten o evde yaşayıp yaşamadığını,
- Binayla hukuki bağını,
- Mirasçılık durumunu,
- Muhdesat üzerindeki hakkını
araştırmalıdır.
Aksi halde eksik inceleme nedeniyle karar bozulabilecektir.
ÖZELLİKLE MİRAS KALAN EVLERDE ÖNEMLİ BİR KARAR
Türkiye'de çok sayıda taşınmaz:
- Miras intikali yapılmadan kullanılmakta,
- Tapuda hâlen muris adına görünmekte,
- Aile bireyleri fiilen aynı evde yaşamaktadır.
Bu karar, bu tür taşınmazlarda yaşayan borçlular açısından önemli bir koruma sağlamaktadır.
SONUÇ
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2025/7838 E., 2026/268 K. sayılı kararı; muhdesat şerhli taşınmazlarda meskeniyet şikayetinin sırf tapu kaydı gerekçe gösterilerek reddedilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Karara göre:
- Hisseli taşınmazlarda meskeniyet iddiası mümkündür,
- Miras payı nedeniyle de haczedilmezlik ileri sürülebilir,
- Tapuda arsa görünmesi tek başına ret nedeni değildir,
- Muhdesat üzerindeki miras ve kullanım ilişkileri araştırılmalıdır.
Bu yönüyle karar, özellikle aile konutu niteliğindeki taşınmazların korunması bakımından uygulamada önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
KARAR:
12. Hukuk Dairesi 2025/7838 E. , 2026/268 K.
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte, borçlunun haczedilen taşınmazın haline münasip meskeni olduğunu ileri sürerek haczin kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince; şikayetin kısmen kabulü ile taşınmazın 870.000,00 TL'den aşağı olmamak üzere satılmasına, satış bedelinden bu miktarın borçluya, arta kalan kısmın hak sahiplerine ödenmesine, haczin kaldırılması ve satışın iptali taleplerinin reddine karar verildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince: tapu kaydında taşınmaz üzerinde bulunan binanın üçüncü kişi ...'a ait olduğuna dair muhdesat şerhi bulunduğundan borçlunun bu taşınmazla ilgili meskeniyet şikayetinde bulunamayacağı gerekçesiyle mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
Tapuda adına kayıtlı taşınmazına haciz konulan takip borçlusu, haczedilemezlik şikayetinde bulunabilme hakkına sahiptir. Borçlunun, kendisine ait müşterek veya iştirak halindeki hisseli bir mesken için de haczedilmezlik şikayetinde bulunması mümkündür. Bunun gibi, tapuda mesken niteliğini taşımakla beraber, borçlunun murisi adına kayıtlı henüz paylaşılmamış ve tapuda borçlu adına intikal görmemiş miras payının haczi halinde de borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunabileceği kuşkusuzdur. Taşınmazın arsa olarak tapuda kayıtlı olması, üzerinde konut niteliğini haiz bir yapı bulunduğu sürece borçlunun meskeniyet şikayetinde bulunmasına engel değildir.
Taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kapsamına ilişkin 4721 Sayılı TMK'nın 718. maddesine göre; " Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer."
Bu ilke ve kurallar ışığında somut olaya bakıldığında; meskeniyet şikayetine konu, ... Merkez Parsel sayılı taşınmazın tapuda, arsa vasfında, borçlu ... ve diğer hissedarlar adına müşterek hisseli olduğu, tapu kaydının şerh ve beyanlar hanesinde ise muhdesat bilgileri kapsamında "konut, kargir bina ...'a aittir" şerhi konulmuş olduğu görülmektedir.
Açıklanan yasa maddesinde; kural olarak binanın mülkiyetinin, arzın (arsanın) mülkiyetine tâbi olduğu ve arzın maliki kim ise muhtesatın (binanın) malikinin de aynı kimse olduğu kabul edilmektedir. Ancak, taşınmaz üzerinde ... lehine muhdesat şerhi bulunduğundan, arsa üzerinde yer alan konutun (muhdesatın) mülkiyetinin arzın mülkiyetine tabi olduğundan söz edilemez.
Ne var ki; borçlu tarafından muhdesat sahibi ...'un babası olduğu, babasının vefatı nedeniyle arsa üzerindeki binada yasal mirasçı konumunda olduğu ileri sürülmüştür.
O halde, Bölge Adliye Mahkemesince, borçlu tarafından ileri sürülen iddialar araştırılarak oluşacak sonuca göre meskeniyet şikayeti hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ:
Borçlunun temyiz isteminin kabulü ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi'nin 24.06.2025 tarih ve 2023/19 37... /1281 Karar sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre esasa ilişkin sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 21.01.2026 gününde oy birliğiyle karar verildi.